15 Kasım 2018
%AM, %04 %431 %2017 %09:%Ağu

Londra’da Emekçi Sınıfın Durumu

Ancak, 1840’lardan ayrı olarak günümüz Londra’sının genel manzarası İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu’nun güncelliğini anlatırken, Türkiyeli zenginlerin kendilerini solda görmesiyle bitirirsek, Frantz Fanon’un bir sözünün herkes için unutulmaması gerektiğini vurgulamamız gerekir; çünkü bu söz insanın sınıfsal varlığıyla toplumsal konumlanmasının aynı olduğunun bir izahı ve insanın geçmişine yabancılaşmaması gerektiğinin bir zorunluluğudur. Fanon’un dediği gibi, “Ey ruhum, hep soru soran bir ruh olarak kal kaldığın yerde!”

HABER MERKEZİ(04.08.2017)-En başta belirmekte yarar var. Bu yazının başlığı Bilimsel Sosyalizm düşüncesinin mimarlarından Friedrich Engels’in İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu adlı 1845 yılında yazmış olduğu çalışmaya bir göndermedir. Engels’in bu çalışması birçok yönüyle oldukça değerli olan bir eserdir. Bilimsel Sosyalizm düşüncesinin kurucuları olan Friedrich Engels ve Karl Marx bu kitap öncesinde, ilk olarak Rheinische Zeitung’un Almanya’daki bürosunda bir araya gelmişlerdi. İkili arasında geçen ilk görüşme oldukça soğuk bir ortamda gerçekleşmişti. Özellikle Marx’ın Engels’e yönelik olumsuzlayıcı bir tavrı vardı.

Ne var ki, bu ikilinin yolları sonrasında Paris’te birbirlerinden yaşamları boyu ayrılmayacak bir noktada düğümlendi. Bu düğümlenme ve karşılıklı sinerjiyi yaratan esas durumu açığa çıkartan nedense Marx’ın, Engels’in İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu adlı kitabı ve Ekonomi Politiğin Bir Eleştiri Denemesi adlı makalesini okumasıydı. Bu iki çalışma Marx’ın daha sonraki eserlerinde belirleyici öğeler olacaktır. Marx bu iki eseri büyük bir coşkuyla selamlamış ve Engels ile ilişkiye geçmiştir. Lakin bu ilişkinin başlaması ve gelişimi açısından İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu oldukça kıymetlidir. Marx’ı coşkulandıran bu yapıtın Marx’ı coşkulandırmasıysa oldukça normaldir. Çünkü İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu işçiler arasında yapılmış bir alan araştırması olarak işçi sınıfının içerisinde bulunmuş olduğu yaşam koşullarını bütün çıplaklığıyla anlatan bir çalışmadır. Bu çalışmayı bir sosyoloji ve antropoloji araştırması olarak değerlendirebileceğimiz gibi, sosyoloji ve sonrasında antropolojinin ilk eserlerinden biri olarak da tanımlayabiliriz. Hatta bu çalışma daha da ilerisi Engels’in işçi sınıfının hayat koşullarına ilişkin betimlemeleri ile oldukça ebedi bir çalışma olma hüviyetine de sahiptir. Ayrıca dönemin koşullarını anlatan ve işçi sınıfının burjuvazi ile girmiş olduğu savaşımın maddi koşullarını ele alması yönüyle sonrasında işçi sınıfının teorisini oluşturacak olan Bilimsel Sosyalizm düşüncesinin neyin üzerine bina edileceğinin de manifestosudur. Tabii burada Ekonomi Politiğin Bir Eleştiri Denemesi çalışmayı da es geçmemek gerekir. Lakin bu çalışmanın önemi ayrı bir yazı konusudur.

İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu işçi sınıfının koşullarını o derece başarılı incelenmiştir ki kitap günümüzde dünya kültür mirası olarak burjuvazi tarafından da sahiplenilmiştir. Tam da burada bir sorunsalı açmak gerekir. Kitap dünya kültür mirası çerçevesinde değerli görülürken, çalışma esasında birçok kişinin bir eseri bilimsel kavrayışından bağımsız düşünmesinin neticesinde donuklaşmıştır. Ne yazık ki, günümüz muhaliflerinin büyük bir bölümü de bu hatayı tekrarlamaktan ileri gidememektedirler. Şöyle ki, Engels başta Londra olmak üzere İngiltere’deki işçi sınıfının durumunu anlatırken yazdıklarıyla adeta günümüz Londra’sında yaşayan emekçilerin koşullarını da bu kitapta kaleme almıştır. Gelin görün ki hayatı statik gören aklımız, Engels’in çalışmasının diyalektik yönünün geçerliliğini görmezlikten gelerek günümüz Londra’sındaki emekçi kesimlerin sorunlarından 1840’lardaki işçi sınıfının sorunlarını iki ayrı kategori biçiminde tasvir etmesiyle kitabı donuklaştırmıştır. Bu sadece bu konuda açığa çıkan bir sorun olmayıp birçok meselede kendisini görünür kılar.

Böyle olunca da 1840’ların Londra’sında bedbaht yaşayan işçilerin yaşam koşullarının günümüzde çok iyi olduğu yaklaşımı esas alınır. Peki, bu neye ve kime göre böyledir? Bunun bir ölçütü var mıdır?  Eğer işçi sınıfının durumu geçmişe kıyasla, şimdilerde Londra’da iyiyse, henüz geçtiğimiz Haziran ayı içerisinde Grenfell Tower’da ölen 79 emekçi neden ölmüştür? Ya da başta Türkiyeli “demokrat” kebapçıların dükkânlarında saati 7.50 sterlin alması gereken bir işçinin belirsiz çalışma saatlerinde 5 sterlini bir lütuf olarak görmesi neyin ürünüdür? Ayrıca bu patronların çalışanlara bırakılması gereken bahşişleri ve hizmet bedellerine el koyması nereden kaynaklanır? Ya da çalışanın, diyelim ki iyi bir ücret alabilme durumu olsa bile patronunun hakaretlerine maruz kalması ve bunun karşısında sessiz kalması nedendir? En önemlisi İngiliz Devleti’nin bütün bu olan bitenlere sessiz kalmasının hukuksal koşulları nereden iler gelir?

  Bütün bunlarla beraber David Harvey’in, bizatihi beyan ettiği Marx’ın Kapital’inin II. Cildi’nin yorumlanması ve günümüze uygulanması olarak spekülasyon sermayesinin Londra’da konut fiyatlarını fahiş fiyatlarla arttırarak spekülasyon sermayesiyle zengin olması neyin ürünüdür? Peki, emekçi kesimlerin bir oda da birçok aileyle birlikte yaşaması ve insanların özellerinin bu yolla kapitalizm tarafından işgal edilmesi? Bu son saydığımız Harvey’in spekülasyon sermayesiyle bağlantılı konut fiyatlarının artmasının sonuçlarıyla muhtemelen açıklanabilir. Bu açıklama ayrıca Grenfell Tower’da katledilen insanların ölüm nedenlerini de kabaca bize sunar. Bu bakımdan Grenfell Tower yangını, ailelerin zorunlu olarak aynı odaları paylaşması ve Londra’nın güzelim kanallarının zorunlu ikametgahcıları olan romantik teknecilerin varlığı bize şunu gösterir: Engels’in 1840’lara ilişkin işçi sınıfının barınma koşullarına yönelik açımlaması hâlâ daha varlığını bütün şiddetiyle Londra’da hissettirmektedir.

Peki, bütün bunlara paralel Türkiyeli demokrat, solcu, Alevi patronların yasal çalışma saatlerinin çok üzerinde çalıştırdığı ve ucuz emek olarak sömürdüğü insanların yaşam durumu nedir? Sömürüye maruz kalan bu insanların büyük bir bölümü ya Ankara Antlaşmasıyla Londra’ya gelmiştir ya küresel savaşın yapıcıları tarafından ülkelerinden çıkmak durumunda bırakılan mültecileşmişlerdir ya da Avrupa Birliği’nin genişlemesi sonrasında Doğu Avrupa ülkelerinden Londra’ya adım atmışlardır. Bu kategorilerde ele aldığımız emekçi kesimler arasında Türkiyelilerin nüfusu azımsanamayacak bir seviyededir. Türkiyeli göçmen emekçilerin büyük bir bölümü yine demokrat ve sosyalist düşünceleri benimseyen Alevi ve Kürtlerdir. Bu kişiler yine demokrat, solcu ve Alevi olan kişilerin iş yerlerinde çalışmakta ve onların emek sömürüsüyle karşılaşmaktadırlar. Yani, göçmenlik koşullarında “kendi” insanları tarafından sömürülmeyle karşı karşıyalar.

Lakin onları sömürenler olarak bu demokrat kişiler Türkiye Devleti’ni eleştirenler olarak şuana kadar yayımlayamadığım esası Almanya’ya ilişkin çalışmalarımı konu edinen Kültürel Sıkışma Toplumsal Dışlanma adlı kitabımda ele aldığım küreselleşme, göç ve kimlik politikalarının etkisiyle yaşadıkları ülkelerdeki devletlere patronaj bağlarla sıkı sıkıya bağlanmış Türkiyelilerdir. Dolayısıyla kendi geçmiş toplumsal, kültürel ve düşünsel dünyalarına yabancılaşmış kişiler olarak, kapitalist üretim ilişkilerinde kapitalizmin emek ve sermaye çatışkısında yer edinerek onun iktidar alanında İngiliz burjuvazisiyle bütünleşmişlerdir.

Yazık olan bu kişilerin bunları yaparken, kendilerini demokrat ve ilerici sanmalarıdır. Tabii bu durum Türkiye’deki Devletin onları zamanında Alevi, Kürt ve solcu olmalarından ötürü yok saymasından dolayıdır. Ne var ki, İngiliz burjuvazisi tamda onların bu çelişkilerine oynayarak, onları kültürel ve siyasal dar kalıplarda bir yere konumlandırıp bu kişilerin göçmen emekçileri sömürmesine izin verirken, aynı zamanda günümüzde kendine yedeklediği bir dönemin demokrat, Alevi, solcu ve Kürtleri olan bu kişileri Grenfell Tower’ın sorumlusu konumuna getirendir de.

Bu kişiler açısından trajik bir başka boyut daha söz konusudur. Büyük bir çoğunluğu orta burjuvaziyi teşkil etse bile, bu kişiler geçmişlerinin kırsal toplumsal yaşanmışlıklarıyla İngiltere’de kendilerini var etmeye çalışırlar. Böylesi bir manzarada köylülük ile kapitalistlik arasında bir yerde konumlananlar olarak bu kişiler, zenginliklerinin bedellerini genelde çocuklarının intihar etmeleri ve suça karışıp çeteleşmelerini seyrederek geçirmek mecburiyetinde kalanlar olarak yaşarlar. Bunlar için daha iyi olan ve çocuklarını görmek istedikleri çok zengin olmaları babadan oğula geçerken, toplumsal sermaye olarak kendi sınıf çıkarlarını geliştirmek amaçlı Kürt, Alevi, sol düşüncelere sığınmaları karşısında çocukları bu düşüncelere tepkisel bir tavırda uyuşturucu maddeler alarak zenginliklerini kutlarlar. Tabii bu sadece Türkiyeli göçmen zenginlerde olan bir sorun olmamakla, bunu en derin yaşayanlar yine bu kesimlerdir.

Ayrıca diğer bir taraftan bu kişilerin sözde solcu ve demokrat olmaları karşısında İngiltere’de Jeremy Corbyn gibi bir siyasetçinin seçim manifestosunu kendilerine yönelik bir saldırı olarak telakki etmeleri ve kendi sınıf çıkarlarını çoğu zaman açıktan dile getiremeyip Muhafazakârları alttan alta desteklemeleri Türkiye Devleti’ne yönelik karşı koyuşlarının meşruluğunu ellerinden aldığı gibi, İngiliz ırkçılarını desteklediklerini de gösterir.

Başka bir yönüyle, bu kişilerin düşük ücretlerle göçmen emekçileri çalıştırmaları İngiliz zenginlerinin sadece göçmen emekçileri değil, bütün bir emekçi kesime yönelik düşük ücret saldırısının bir uzantısı olarak bu insanların konumlandırılmasını sağlar. Bu da Muhafazakâr Parti gibi partilerin istediği bir olgunun açığa çıkmasını geliştirir. Küreselleşmenin bu yönüyle bütünleşen Türkiyelilerin Türkiye Devleti’nin haksız azınlık politikalarına karşı tavır alması bu nedenle imkansızlaşırken, üstüne üstlük bütün Türkiyeli muhalefetin Erdoğan figürü üzerinden sisteme yedeklenmesi açığa çıkar. İngiliz Devleti ve diğer kapitalist devletler buralara yoğun bir destek verirler.

Bütün bunlar göz önüne alındığında kapitalizmin kendisini ayakta tutmasını sağlayan yoksul ülkelerden emekçilerin gelişmiş ülkelere gelerek buralarda düşük ücretlerle çalışma durumunda kalmaları, geniş emekçi kesimlerin bundan fazlasıyla nasibini alması karşısında bilinçli bir politikanın bu devletler tarafından uygulanmasının garip bir ayağını bu kesimler oluştururlar. Bundan nemalananlar olarak hem “kendi” kimliğinden insanları ezerler hem de İngiliz burjuvazisinin bir gücü oluverirler.

Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu’nda İrlandalılar sorunu incelerken, yoksul İrlandalıların İngiltere’ye gelmeleri ve bunun üzerinden İngiliz burjuvazisi tarafından sömürmelerini inceler. Bugün çeşitli yoksul ülkelerden gelen insanların durumu Londra’da aynıdır. Dahası hem bu kişilerin hem de İngiliz emekçilerin aradan onlarca yıl geçse de yaşamış olduğu çelişkilerin niteliği ile şimdikilerin çelişkileri benzerdir. Aradaki tek fark Londra’nın kirli çevresel koşullarının daha düzenli olmasıdır. Bunu, birçok kişi İngiliz Devleti’nin doğaya saygısı olarak görse bile, burada da bir aldanım mevcuttur. Bu da ayrı bir tartışmadır.

Ancak, 1840’lardan ayrı olarak günümüz Londra’sının genel manzarası İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu’nun güncelliğini anlatırken, Türkiyeli zenginlerin kendilerini solda görmesiyle bitirirsek, Frantz Fanon’un bir sözünün herkes için unutulmaması gerektiğini vurgulamamız gerekir; çünkü bu söz insanın sınıfsal varlığıyla toplumsal konumlanmasının aynı olduğunun bir izahı ve insanın geçmişine yabancılaşmaması gerektiğinin bir zorunluluğudur. Fanon’un dediği gibi, “Ey ruhum, hep soru soran bir ruh olarak kal kaldığın yerde!”

Tufan Bozkurt -Antropolog