16 Kasım 2018
%AM, %30 %360 %2016 %07:%Kas

OHAL in “TC” Ekonomisine Ayarı Ve Ekonomik Krizin Ayak Sesleri!

“TC” nin, Komprador tekelci işbirlikçi ekonomik sistemi, Otoriter dikta yöntemle açık faşizm koşullarının mevcut uygulayıcısı Erdoğan’ın, özellikle AB-ABD emperyalistleriyle sürtüşmesinde “tek başımıza yolumuza devam ederiz” söyleminin aksine, tarihsel ve güncel olarak dış sermayeye bağlı bir iktisadidir. Yani Komprador tekelci işbirlikçi kapitalist sistem, ”yerli ve milli bir ekonominin dinamikleriyle”  yürümemekte, aksine uluslararası emperyalist sermayenin genel kurallarına göre yürümektedir. Mevcut “milli “ etiket taşıdığını söyleyen her sermaye gurubu, siyasal olarak çatışma halinde bulunan bir emperyalist ülkenin sermaye gurubuna dahil, başka bir emperyalist sermaye gurubu ile birleşerek hareket etmek durumunda kalmıştır. Bu birleşme, Türk Komprador tekelci kapitalist sistemin, dış sermayeye göbekten bağımlılığı olarak vücut bulmuştur. Bu bağlamda, son AB emperyalistleri ile yaşanan çatışma ve derinleşen çelişkilerin “TC” ekonomisine ağır bir faturası günceldir. Reel olarak ekonomiye olan yansımalarını, mali baskılanma ile aşmaya çalışmak, yapısal olarak daha derin iktisadi bunalımı koşullamaktadır. Ekonominin her kaleminde yaşanan daralmayı, sıcak para ile pompalamaya çalışmak, kısa vadelide bir “çözüm” de yaratmamaktadır. Bu duruma verilecek pratik örnekler, yeterince mevcuttur. Erdoğan’ın Merkez bankasına, mafya vari müdahale edip, ”faizleri düşürün” çağrısı, doların yükselişinde yaşanan frenlenme, Avrupa Parlamentosunun “TC” ile “müzekkereleri dondurma” kararıyla, aynı günün akşamında, TL karşısında doların yeniden fırlaması ile son bulmuştur. Mesele son derece açıktır. Siyasal ve sosyal alan gibi, ekonomiye OHAL koşulları uygulamak, ekonominin reel değerleri tarafından hükümsüz bırakılmaktadır

HABER MERKEZİ (30.11.2016)-Gerici egemen sınıflar arasındaki klik dalaşının bir sonucu olan 15 Temmuz darbe girişimi sonrası gerçekleştirdiği sivil darbe ile Türkiye-Kuzey Kürdistan iç politika ve dış politika sahasını içine alan siyasal ve sosyal alanı OHAL rejimi ve KHK”larla “yöneten” AKP-Erdoğan diktatörlüğü, ekonomi konusunda da aynı yöntemlerle süreci lehine çevirmeye çalışmaktadır. Sosyal ve siyasal alan gibi, ekonomik alanda, dikta rejiminin,  yarattığı baskılanmaya (siyasal ve mali açıdan), reel değerlerle direnç göstermekte ve süreç, gerici hakim sınıfların beklentileri tersinde bir gelişim trendi izlemektedir. Baş aşağı giden ekonomik göstergeleri tersine çevirme beklentisi ile planlanan ve reel ekonomik sürece dair somut çözümsüzlüklerin baskılanması altında iptal edilen “Ekonomik Koordinasyon Kurulunun” belirlenen tarihinin ardından, sivil darbenin apoletsiz başkumandanı Erdoğan’ın, Merkez Bankasına “faizleri düşürün” çağrısı, özünde ekonomik gidişatın krize doğru evrilen olumsuz gidişatının deklarasyonudur. Bir taraftan büyüyen rekor işsizlik ve sanayi alanında yaşanan ani frenlenme, cari açıktaki sürekli büyüme, enflasyon değerlerindeki yükseliş, dolara endeksli iç ve dış borçlanmadaki yüksel kambur, TL’nin Dolar karşısındaki baş aşağı düşüşü ve tüketici güvenindeki hızlı gerileme, siyasal gerginlikten dolayı dış sermayenin geri çekilme süreci, ”TC” ekonomisinin reel yapısal sorunlarıyla birleşerek bir resim oluşturuyor ve bu resim, bunalım ve krizi resmediyor.

Bugün iktisadi ve siyasal anlamda zifiri karanlığı örgütleyen AKP-Erdoğan diktatörlüğünün mevcut baskıcı-otoriter hedefleri bir yana, özellikle ekonomi konusunda iktidar bileşenlerinin arasında da “çözüm” konusunda bir uyumun olmadığı aşikâr. Hakim sınıf ortaklarından bir kısmının “Türkiye dışa açık ve ciddi cari açık veren bir ekonomik model. Ancak açık piyasa ekonomisi ile tutarlı rasyonel politikalar ve reformlar çözüm olur” derken, bir kısmı da, (Erdoğan özgülünde), ekonominin OHAL uygulamaları olarak, merkezi disiplinle mali ve reel ekonomik piyasaları baskılanma altına alarak, süreci lehlerine çevirmek istemektedirler. Kuşkusuz tartışılan bu ekonomik politikalar, toplumun refah düzeyi baz alınarak yapılan tartışmalar değildir. Komprador tekelci işbirlikçi kapitalizmin çıkarları doğrultusunda bir merkezileşme, büyük sermayeden başlayarak, sermaye guruplarının menfaatlerini içermektedir. Ekonomik durumda, ister kriz koşulları olsun, isterse nispi olumlu verilerle yürüyen bir ekonomi olsun, kapitalist veya komprador tekelci kapitalist sistemde, geniş halk kitlelerinin refah düzeyi esas alınarak bir ekonomik program uygulanmaz. Kapitalist sistemin her programı, sermayenin çıkarları, yayılma gücü ve kar primitleri baz alınarak yapılır. Bugün kriz sinyalleri veren “TC” ekonomisi içinde, aynı kriterler baz alınarak bir ekonomik program tartışılmaktadır.

Dış Sermayeye Göbekten Bağlı Komprador Tekelci İşbirlikçi “TC” Ekonomisinde Bunalım Ve Kriz Yapısal Bir Sorundur!

Krizin yapısal olduğunu söylemek, sürekli kriz koşulları anlamına gelmemektedir. Bu çevrimsel bir durumdur ve, bunalım, kriz ve nispi düzelme eğilimleri olan kategorilerden oluşur. Her çevrimsel süreç, sermaye merkezileşmesinde yeni bir düzey yaratır ve her çevrimsel süreç, büyük sermayenin, yani tekellerin daha da büyümesi ile sonuçlanır. Küçük sermeyenin ve küçük üretimin, kimi koşullarda orta ve büyük ölçekli bazı sermaye guruplarının zayıflaması yada ortadan kalkması, bu çevrimsel süreçlerin yaratacağı iktisadi sonuçlardır. Bu genel kaidenin ayrı bir yazı konusu olduğu hatırlatması ile, güncel duruma ilişkin değerlendirmeye devam edelim.

“TC” nin, Komprador tekelci işbirlikçi ekonomik sistemi, Otoriter dikta yöntemle açık faşizm koşullarının mevcut uygulayıcısı Erdoğan’ın, özellikle AB-ABD emperyalistleriyle sürtüşmesinde “tek başımıza yolumuza devam ederiz” söyleminin aksine, tarihsel ve güncel olarak dış sermayeye bağlı bir iktisadidir. Yani Komprador tekelci işbirlikçi kapitalist sistem, ”yerli ve milli bir ekonominin dinamikleriyle”  yürümemekte, aksine uluslararası emperyalist sermayenin genel kurallarına göre yürümektedir. Mevcut “milli “ etiket taşıdığını söyleyen her sermaye gurubu, siyasal olarak çatışma halinde bulunan bir emperyalist ülkenin sermaye gurubuna dahil, başka bir emperyalist sermaye gurubu ile birleşerek hareket etmek durumunda kalmıştır. Bu birleşme, Türk Komprador tekelci kapitalist sistemin, dış sermayeye göbekten bağımlılığı olarak vücut bulmuştur. Bu bağlamda, son AB emperyalistleri ile yaşanan çatışma ve derinleşen çelişkilerin “TC” ekonomisine ağır bir faturası günceldir. Reel olarak ekonomiye olan yansımalarını, mali baskılanma ile aşmaya çalışmak, yapısal olarak daha derin iktisadi bunalımı koşullamaktadır. Ekonominin her kaleminde yaşanan daralmayı, sıcak para ile pompalamaya çalışmak, kısa vadelide bir “çözüm” de yaratmamaktadır. Bu duruma verilecek pratik örnekler, yeterince mevcuttur. Erdoğan’ın Merkez bankasına, mafya vari müdahale edip, ”faizleri düşürün” çağrısı, doların yükselişinde yaşanan frenlenme, Avrupa Parlamentosunun “TC” ile “müzekkereleri dondurma” kararıyla, aynı günün akşamında, TL karşısında doların yeniden fırlaması ile son bulmuştur. Mesele son derece açıktır. Siyasal ve sosyal alan gibi, ekonomiye OHAL koşulları uygulamak, ekonominin reel değerleri tarafından hükümsüz bırakılmaktadır.

Reel olarak yapısal sorunlar yaşayan “TC” ekonomisi, uluslararası emperyalist tekellerin, kendi çıkarları doğrultusunda sürdürdükleri finansal politikalarla, daha da baskı altına alınmış durumdadır. Emperyalist sermayenin küresel hareketi açısından temel belirleyici olan FED in, faiz artırımı tartışmaları ve süreci, özellikle dolar bazında dövize endeksli (dış borç, ithalat-ihracat denklemi, cari açık boyutu),”TC” benzeri ekonomilerde, görülmedik boyutlarda sermeye çıkışına ve dolar bazında işlem yapılmasına vesile olmuştur.

Uluslararası emperyalist sermayenin reel ve spekülatif hareketinden olumsuz etkilenen “TC” ekonomisi, Ortadoğu merkezli var olan bölgesel jeopolitik riskler, özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrası, Türk hakim sınıflarının yaşadığı siyasal istikrarsızlık, bu siyasal istikrarsızlığa çözüm olarak yaratılan açık faşizm koşulları, AB emperyalistlerinin sermayesi başta olmak üzere, yabancı ve yerli sermaye açısından güvenilir olmaktan çıkmıştır. Moody’s ‘ın ekonomik derecelerinde notunu düşürmesi, AP’nun müzakerelere ilişkin kararı, var olan bu güvensizliği derinleştirmiştir. İç ve dış politikada yaşanan siyasal krizler, bölgesel jeopolitik riskler, içerde açık faşizm koşullarıyla siyasal “istikrar” yaratmaya çalışan otoriter rejim, sermaye gurupları açısından kalıcı güvenilir ortam olmayı yitirmiştir. Ve bu somut durum, ekonominin yapısal sorunları ve bunalımı, dış ve iç finansman koşullarındaki sıkışmışlıkla birleştiğinde, Türk komprador işbirlikçi tekelci ekonomi için kriz koşulları güncel olarak kapıya dayanmıştır.2016 yılının iki verisi, bu kriz koşullarının habercisidir. Durağanlaşan ekonomide büyüme sıfırlanmıştır. TL döviz (dolar) karşısında sert düşüş yaşamaya devam ediyor. Büyüyen işsizlik, cari açık, direk tüketim maddesi olmayan envanterler içine alınarak ve baskılanmayla düşürülmeye çalışılmasına karşın, yükselen enflasyon, küresel sermayenin baskılanması altındaki “TC” ekonomisinde çalan cenaze çanlarıdır.

“TC” Ekonomisine Dair Planlanan Müdahaleler, Yeni Çözümsüzlüklere Gebedir!

Ekonomiye yol haritası verecek planlama konusunda somut verilere sahip olunmamaktan kaynaklı iptal edilen Ekonomik Koordinasyon Kurulunun toplantısından sonra, düşük profilli başbakanın “Merkez bankası ve Kura müdahale sürecek ve yeni reformlar yapılacak” açıklaması, reel olarak ekonomide bir karşılık bulmamıştır. Lakin bu söyleme karşın, doların yükselişi karşısında, Merkez bankası gittikçe işlevsizleşmektedir.2008 küresel krizinin ardından, en büyük döviz kaybını, Merkez bankasının açıklanan yeni faiz oranları da çözüm olamamıştır. Ekonomik reform dedikleri de malumdur. Şimdiye kadar sömürülen sınıflar ve ezilen halklara, ciddi ek faturalar çıkaran “ekonomik istikrar” paketleridir. Vergi oranlarında artış (ÖTV deki artış gecikmedi zaten),ücret zammı sınırlaması, yeni vergi türlerinin geliştirilmesi, İS ve grev süreçlerinin askıya alınması, işten çıkarmalar gibi halka kemer sıkma politikaları ve baskıcı bir süreç olarak esnek çalışmanın derinleştirilmesi ve iş güvensizliğinin boyutlandırılmasıdır.

Bugün faşist “TC” hâkimiyet sisteminin, Erdoğan-AKP iktidarı nezdinde sürdürdüğü tüm politikalar, şiddet ve gerginlik üzerinden yürütülüyor. İç ve dış siyasette sürdürülen tüm politikalar, açık faşizmin baskılanması ile sürdürülmektedir. Özellikle AB emperyalist güçleriyle yaşanan gerginliğin ardından, ekonominin yaşayacağı derin bunalım, belirli boyutu ile manevra yapma alanı kalmamış, Erdoğan-AKP diktatörlüğü için, kalan tek seçenek, ekonominin kendi yapısal sorunlarıyla mantıki sonucunu yaratmaktır. Erdoğan özgülünde, Türk hakim komprador işbirlikçi tekelci sınıfların, ekonomi üzerinde aşırı iradecilikle ısrar edip, hamasetle saldırmaları ve bu saldırının ardından, ”çözüm” diye bazı projelere sarılmaları, ekonominin yapısal sorunlarıyla doğal sonuç olan kriz koşullarına olan korkudur.

“Avrupa parlamentosunun kararı bize vız gelir tırıs gider”, “dolardaki yükseliş ekonomimizi ve çalışanlarımızı etkilemez”, “AB ile yollarımız ayrılırsa, bizde yeni yol arkadaşları( kastedilen yeni yol arkadaşları Rusya merkezli Şangay beşlisi bloktur) buluruz” hamaset nutukları, geri kitleleri uyutmak için kullanılan ajitasyondan öte bir değer taşımamaktadır.

Tarihsel olarak AB ve ABD emperyalist sermayesine köklü olarak bağlı olan bir ekonominin, bir çırpıda bu ilişkiden kopması, yada bu ilişkinin normal seyrinden çıkması, ”TC” ekonomisini baş aşağı edecektir. Emperyalist kurum olan derecelendirme kuruluşların kredi notunu düşürdüğü, egemen gerici güçler arasında klik dalaşının derinleştiği ve iktidarın siyasal istikrarsızlık yaşadığı ve akabinde, gerici iktidarın açık faşizm koşullarıyla otoriter baskıcı güç olmaya çalıştığı güvensiz bir ortamda, bırakın dışardan yeni bir sermayenin ekonomiye dahil olmasını, içerdeki spekülatif ve üretken sermayenin geri çekilmesi, bu gün güncel bir durumdur. Bu durumu “yerli ve milli “refleksle giderme söylemi ise koca bir yalandır. Spekülatif ve üretken sermayenin, dış sermayeye bağlı olduğu bir ekonomide, hangi “yerli ve milli” refleksten söz ediliyor.

“TC” ekonomisi açısından, bir diğer çıkmaz da, TL nin dolar (döviz) karşısında taşıdığı değer kaybının ekonomiyi etkilemeyeceği yalanıdır. Ekonominin tamamıyla dövize endeksli olduğu, iç ve dış borç, cari işlemler değeri, ithalat-ihracat ilişkisi, Özel tüketim vergisi, petrol ürünleri, sigorta meblaları, emlak fiyatları vb gibi ekonominin birçok envanterinin döviz (dolar) endeksli olduğu bir ekonomide, döviz kuru dalgalanmalarının, ekonomiyi etkilemeyeceğini söylemek, mevcut ekonominin dilinden bihaber olmak demektir. Bu anlamıyla döviz kurlarındaki artış, ekonomide şok değil, felç yaratacaktır. Sorun bankalarda borcu çevirecek sermayenin olup olmaması sorunu değildir. Kamu borcunun devir daimi de, ekonomiyi düze çıkaran bir veri değildir.

Üretim birimlerinde yaşanan daralma ve küçülen ekonomi, borç yükü ile beraber ekonominin nefes borularını tıkamıştır. Döviz kuru ve faiz yükseldikçe, büyüme yavaşladıkça, işsizlik, enflasyon yükselmektedir. Buna spekülatif sermeyenin akışının daralması da eklenince, sıcak para pompalaması ile kısa vadeli alınan bazı sonuçlarda, güncel olarak yaratılmaktadır.

Daralan ekonominin asıl yükü, mevcut ekonomik sistemde işçi sınıfı, emekçi halklar, dar gelirli insanlar ve Orta ve küçük işletmelere binmektedir. Artan işsizlik,(resmi rakamlara göre %11,ama gerçek olarak %20 nin üzerinde),maaş ve ücretlerin dondurulması, esnek çalışma koşulları, özel vergiler ve peşi sıra gelecek zamlar, daralan ekonominin halka ödetilen faturalarıdır.

Özcesi, ”TC” ekonomisi derin bir krizin ve çözülmenin eşiğindedir. Küresel emperyalist ekonominin yeniden bir kriz dalgası ile sallanması (ABD ve AB emperyalist ekonomi de,2016 yılı itibarı ile, ciddi bir daralma yaşamış ve SOS vermektedir), durumunda, Türk komprador işbirlikçi tekelci ekonomiyi daha zor günler bekliyor.

Ekonomik bunalım, darbeci kültürle birleşerek, bir devlet krizine dönüşmüş durumdadır. Ekonomik aygıtlardan, devletin güç aygıtlarına kadar, sert bir çatışma yaşanmaktadır. Kayyumla bazı sermaye guruplarına el konulması, sermayenin bir kesiminde palazlanma yaratsa da, mevcut çatışma ve çelişkileri derinleştirmektedir. Ve bu çelişkiler, fütursuzca zor kullanmanın zeminin güçlendirmektedir. Karşı devrimci zor, sadece toplumsal devrimci dinamiklere karşı değil, burjuva kliklerin birbirlerine karşı kullanılması babında da gardını almış durumdadır. Özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrası, gerçekleştirilen AKP-Erdoğan sivil darbesi, siyasal ve ekonomik olarak tüm hasımlarına “düşman hukuku” uygulamaktadır.

Bu gerginlikle iradi olarak baskı altına alınan ekonomi, kendi mantıksal ilişkisinde, derin sallantılar yaratacaktır. Bu anlamıyla “TC” ekonomisi açısından yaşanan bunalım, krizin ayak sesleridir. Kuşkusuz bu bunalım ve krizde, kaybeden ekonomiye karşın palazlanan sermaye gurupları olacaktır. Kapitalist-emperyalist ekonomik krizlerin doğal sonucudur bu. Yine, ekonomik bunalım ve kriz koşulları, AKP-Erdoğan diktatörlüğünün, açık faşizm ile yol almasının zemini de olmaktadır/olacaktır. Siyaset ve ekonominin diyalektik ilişkisi bunu doğruluyor. Komprador işbirlikçi tekelci burjuvazinin, ekonomik bunalım ve krizde kendi paylarına çıkardıkları sonuç ve kar, gerici sınıfların hangi kesiminde yıkım, hangi kesimlerinde palazlanma yarattığı sorunu, emekçilerin ve sömürülen sınıfların sorunu değildir. Tüm bu iç “dengeleri” sonucunda, her ekonomik bunalım ve krizin ağır faturası, sömürülen işçi sınıfına ve emekçi halklaradır. Bugün faşist iktidarın, alfabenin harfleriyle sıraladığı planların özü budur. Yeni vergi artışları, zamlar, TİS süreçlerine doğrudan müdahaleler, kamu ücretlerinde baskılanma, envanter oyunları ile düşük çıkarılan enflasyon gerekçe edilerek maaşları dondurma, işten çıkarma gibi doğrudan emekçi halkı etkileyen “kemer sıkma” politikaları, baş aşağı giden “TC” ekonomisinin, halka saldırı politikalarıdır.

OHAL ve KHK larla, faşist iktidarın siyasal, sosyal, ulusal baskısının bedelini ödeyen emekçilere, yine OHAL sürecinin faşist saldırısıyla, ekonomik baş aşağı gidişinde bedeli ödetilmek istenmektedir. İşçi sınıfının, kamu emekçisinin, köylünün, örgütlü olma durumu ve örgütlü duruşu, faşist yasalarla, yasaklanmalarla kuşatma altına alınsa da, tüm üretim alanlarını, siyasal ve ekonomik saldırılara kaşı, en meşru haklarımızı savunmamız alanlarına çevirmek, ezilenlerin kendi çıkarlarında duruşunun en yalın ifadesidir. Yasaklanan grevler, baskı altına alınan TİS’ler, işçi sınıfı, kamu emekçileri ve tüm ezilen kesimlerin fiili eylemleriyle karşılık bulmalıdır. Kapitalist ekonominin bunalım ve krizlerini, gerici burjuvaziye ödettirmenin yegane yolu budur. Bu yol, kapitalizme karşı, sosyalizmi savunmanın ve sosyalizme ulaşmanın önündeki gerici barikatları yıkma mücadelesidir.