13 Aralık 2018
%AM, %16 %441 %2017 %09:%Ara

Yeni durum ve görevlerimiz üzerine

Biz komünistler, işçi sınıfı ve ezilen halkların kurtuluşu için kaldırdığımız proleter enternasyonalist kızıl bayrağımızın üzerinde sadece işçi sınıfı ve halkların kurtuluşu değil, ezilen cinslerin, inançların yanı sıra ezilen ve sömürge ulusların çığlıklarının da yazılı olduğunun bilincindeyiz. Özgürlükler dünyasına doğru stratejik yürüyüşümüzden asla vazgeçmeden zorunluklar dünyasının önümüze koyduğu görevleri çözerek ilerleyeceğiz. Ve elbette ve tam da bu nedenle Kürt ulusunun yanında saflarımızı sıklaştırarak dövüşeceğiz. Biliyoruz ki orta yol yoktur. Biz, 72 Nisan hareketinin takipçileri olarak, kurucumuz olan komünist önder İbrahim Kaypakkaya yoldaşımızın komünist çizgisini temel almaya ve O’nun metodolojisini kullanarak ve öğrenerek tarihin kale burçlarına kızıl bayrağımızı dikeceğiz. Düşen her yoldaşımızın bize bıraktığı miras budur. Ne demişti Yılmaz Kes (Şahin) yoldaş: “Kudretli olalım, cüret edelim, daha ileriye çıkalım” 

HABER MERKEZİ(16.12.2017)-Dünyanın yer altı- ve yer üstü zenginliklerinin en ballısı Ortadoğu’dadır. Ve elbette Afrika ve Asya boştur denilemez. Emperyalist ve gerici dünya güçleri uzun yıllar buraları talan ettiler. İngiliz, Fransız ve Hollanda hatta Portekizliler ve sonrasında ABD ve Ruslar talana devam ettiler. Bu hala da böyledir. Eski imparatorluklar olan Osmanlı ve Farsların yapıp ettikleri bilinmiyor değil. Osmanlı’nın daralmış, küçültülmüş çocuğu olarak doğan ‘’TC’’nin tarih boyunca sürdürülen talana sırtını dönmesi beklenemez. Büyük çoğunluğu İslam olan bu coğrafyada hamisi olmaya soyunmak atası olan Osmanlıdan kalan bir alışkanlıktır. Birde ihtiyaçlar zorladıkça bu daha bir çekici oluyor. Balkanlara, Kafkasya’ya ve Arap topraklarına kadar dayanmış Osmanlının torunlarının yanı başındaki çekici nimetlere sulanmadan durabilir miydi? Bir ara bu yönlü adımlar attı ancak köprünün altında çok suların aktığını, zamanın hayli değiştiğini ve bir zamanlar kaybettiklerini yeniden kazanayım derken eldekinden de olacağını çok sonraları fark etti. Burnuna yediği okkalı yumruklarla geriye çekildi. Şimdi ise gele gele esaretten kurtulmak isteyen Kürtlere taktı kafayı. Geçmiş tecrübelerinin ışığında bütün çabasını bu uğurda kullanıyor. Artık bende ağayım diyemiyor. “Kürtleri değil beni seçin” diyor. ABD’den yüz bulamayınca Ruslara yöneldi. Dünya emperyalist devlerine yaltaklanırken Kürtlere efelenmektedir. Buda pek tutacağa benzemiyor. Yukarıdakinden birinden birine yaltaklanırken alttakilerine horozlanıyor diyeceğiz ancak altta kalanda yok artık. Kürtler esaret altında yaşamanın sınırlarını çoktan aştı gittiler. Kürdistan mı? “Ot yeşertmem” diyor Osmanlının torunları. Doğrudur ve kanlı geçmişlerinde bunlar var. Fırsat ve uygun ortam bulurlarsa yapacaklarından en küçük bir kuşkumuz yok. Lakin bu öyle kolay iş değil gibi.    

 Bütün mesele 1.Dünya savaşı sonrasında Skeys-Picot anlaşmasının belirlediği sınırların dağılmış olması ile ortaya çıkan yeni duruma biçim vermek için dünya emperyalist jandarmalarının dalaşmasında yatıyor. Yeni durum, dünya jandarmalarının doğal olarak kimi eski “dostlarını” terk etmeleri ve yeni “dostlar” edinmeleriyle sonuçlandı. En nihayetinde olan şey çıkarların ayrışmasında yatar. Yirmi yıl kadar geriye gidildiğinde Kürtlere selam veren, onların varlığını gözeten, Kürtlerin de bir ulus olarak ulusal ve diğer haklarının olduğunu dikkate alan var mıydı?

Türk egemenlik sisteminin yüreğini hoplatan gelişmenin dayandığı birinci temel tam da budur. Bu gelişmeye ek olarak Kürtler önceki dönemlerin tersine yeni gelişmeyi dört parçada örgütlü karşılamalarıdır. Türk, Arap ve Fars gibi gericiliğin esas korkulu rüyası bu ikinci gelişmedir. İşte bölge gericiliği için zor olan şey, bu gerçekliğin kabul edilmesidir. Bir dönem başkaları için, başka milletler adına; söz gelimi Türkler adına dövüşen Kürtler artık kendi hakları için dövüşmenin bilincine erişmiş olmalarıdır. Başkaları için dövüşüp kazanmanın adı doğal olarak kendine değil başkasının hanesine yazılır. Vakti zamanında İstanbul’u ziyaret eden ve Osmanlı yaşamında derinden etkilenen ve kendisini Türklerin dostu olarak gören Türk egemenlerinin çokça övüp örnek verdikleri ve  Haziran 1923 yılında hayatını kaybeden Fransız romancı Pierre loti’den bir örnek aktarırsak “Bir daha Türklerle savaşmadan önce, Türklerdeki din, dil, namus, aile, vatan, millet ve birlik duygularının yok olup olmadığını iyi kontrol edin! Yoksa Türkleri savaşarak yenemezsiniz.” Hatırlatalım! Türk denilen topluluğun Türklerden çok Kürt ve diğer milletlere mensup olduklarını ama Türkler adına savaştıklarını, en büyük fedakârlık, cefakârlık bunlar tarafından gösterildiği bildiğimiz bir gerçekliktir. Ve bilinmelidir ki hiç değilse Kürtlerin kahır ekseriyetinin Türk dayatmalarından büyük oranda koptuğudur. Kürdistan gerillasının son kırk yıldır anlı-şanlı ve NATO’nun en büyük ordularından biri olarak övünen Türk ordusunu hayli perişan ettiğini hatırlatalım. Zaman Pierre Loti’nin zamanı değil kısacası.

Dünyada rüzgâr şimdi tersten esiyor. Ve politik atmosfer Kürtlerden yana demleniyor. Rüzgâr, Kürtleri hakları için teşvik ediyor. Ulusal hareketlerin haklarını elde etmeleri de böylesi şartların oluşmasıyla mümkün olabiliyor. Durum bu iken Türk, Arap ve Fars gericiliği bu gerçekleri kabul edecek noktaya gelebilir mi?  O noktayı asla istemez ve o noktaya gelmemek için elinden geleni ardına koymayacak. Bu kesin. Lakin bazen şartlar istemediği halde istemeyen güçleri bir noktaya çeker getirir. Bunun böyle olduğunu tarihi tecrübeler göstermiştir. Kürt isyanları çok kere yenilgiyle sonuçlandı. Ancak son isyan olarak adlandırılan Kuzey hareketinin kırk yıldır bastırılamadığını hatırlatmak bile tek başına yeterlidir. Öyle ki karadan yapılan anti-gerilla operasyon ve saldırıların boşa çıkmasıyla havadan İnsansız Hava Araçları (İHA) Silahlı İnsansız Hava Araçları (SİHA) ile sonuç almakla övünecek duruma geldiler. Kürt kitlelerinin çok büyük bölümünün Türk egemenlik sisteminden koptuğunu anlatmak bile gereksizdir. Dolayısıyla Türk, Arap ve Fars gericiliği bu gerçekleri kabul edecek noktaya gelebilir mi? diye sorduğumuz sorunun cevabı olan bitenden yatmaktadır. Birincisi, ya gerçek durumu kavrayarak kendisi içinde olsa makul kabul çözüm sınırlara gelirler ya da ikincisi, Kürtleri arkalayarak esen rüzgârında etkisiyle ve inişli çıkışlı da olsa bağımsız-demokratik Kürdistan’a doğru ilerlenecektir. Bunun nasıl somut bir biçim alacağı ise sosyal ve siyasal gelişmeler tayin edecektir.

Biz komünistler, işçi sınıfı ve ezilen halkların kurtuluşu için kaldırdığımız proleter enternasyonalist kızıl bayrağımızın üzerinde sadece işçi sınıfı ve halkların kurtuluşu değil, ezilen cinslerin, inançların yanı sıra ezilen ve sömürge ulusların çığlıklarının da yazılı olduğunun bilincindeyiz. Özgürlükler dünyasına doğru stratejik yürüyüşümüzden asla vazgeçmeden zorunluklar dünyasının önümüze koyduğu görevleri çözerek ilerleyeceğiz. Ve elbette ve tam da bu nedenle Kürt ulusunun yanında saflarımızı sıklaştırarak dövüşeceğiz. Biliyoruz ki orta yol yoktur. Biz, 72 Nisan hareketinin takipçileri olarak, kurucumuz olan komünist önder İbrahim Kaypakkaya yoldaşımızın komünist çizgisini temel almaya ve O’nun metodolojisini kullanarak ve öğrenerek tarihin kale burçlarına kızıl bayrağımızı dikeceğiz. Düşen her yoldaşımızın bize bıraktığı miras budur. Ne demişti Yılmaz Kes (Şahin) yoldaş: “Kudretli olalım, cüret edelim, daha ileriye çıkalım”