13 Aralık 2018
%PM, %19 %649 %2018 %14:%Mar

HDP kongresi ve siyasal süreç üzerine!

Demirtaş başta olmak üzere, HDP milletvekilleri, Belediye başkanları, devrimci-sosyalist-aydın-yazar-gazeteci-akademisyen vb gibi, geniş toplumsal dinamiklerin öne çıkmış insanları tutuklanması sürecinden, Efrin işgali kesitine kadar, var olan bu suskunluk, sadece kitlelerin “korku imparatorluğuna” esir olması , sadece OHAL koşullarının yarattığı karanlık kuşatma değildir. Kuşkusuz bu koşulların çok önemli payı vardır, bunu göz ardı edemeyiz. Ama bunun yanında, HDP başta olmak üzere, devrimci-demokrasi güçlerinin edilgen ve siyasetsiz duruşlarının özeleştirisini vermek durumundayız. HDP’nin, kongresinde, bu edilgen durumun nedenlerini tartışma konusu yapmaması, “barış-toplumsal uzlaşı” gibi genel kavramlar etrafında sürecin siyasetini oluşturmaya çalışması, bir yeterliliği değil, bir siyasetsizliği içermektedir. Oysa “seni başkan yaptırmayacağı” sloganı ile örgütlenen bir sürecin çizgisini ortaya koymak gerekir. Sadece HDP kongre alanından değil, sadece örgütsel olarak süreci merkezileştirme açısından değil, Türkiye-Kuzey Kürdistan ve Efrin’den meselelere yaklaştığımız zaman, bu sloganın süreç babında ortaya koyduğu siyaset ve çizgi önemlidir

HABER MERKEZİ(19.03.2018)-HDP, “Geçmişten geleceğe aynı cesaretle” sloganı ile “TC” iktidarının bütün fiili engellemelerine karşın yaklaşık 30 bin kişinin katılım sağladığı 3. Kongresini gerçekleştirdi. İktidar partisi olan AKP başta olmak üzere, MHP’den BBP sine kadar burjuva siyaset sahasında “ittifak” arayışlarının, 2019 seçimlerine göre tartışıldığı, ve sistemin diğer belirleyici partisi olan CHP’nin kurultayla bu sürece hazırlandığı bir tarihsel kesitte, bunca engellemelere karşın HDP’nin kongresini gerçekleştirmesi, süreç açısından son derece önem kazanmaktadır. 7 Haziran seçimlerinden bu yana, AKP-Erdoğan diktatörlüğünün açık hedefi olan, kuralsız ve hukuksuz bir şekilde, 7 milletvekili düşürülen, 9 milletvekili cezaevinde bulunan, ve yerel yönetimlerde kazandığı tüm belediye başkanları tutuklanarak yerlerine sömürge valiliği olan kayyum atanan, il-ilçe- mahalle yöneticileri hapishanelerde olan  bir partinin, ciddi bir katılım sağlayarak, kongresini gerçekleştirmesi, Türkiye- Kuzey Kürdistan devrimci-demokratik toplumsal muhalefeti açısından tabi ki değerlidir. HDP kongresi, Kürt ulusal iradesi ve dostları olan devrim-demokrasi ve özgürlük güçleri açısından ne kadar önemliyse, “TC” hakim iktidarı başta olmak üzere, onun yelpazesinde bulunan bilumum gerici burjuva sınıf ve partiler açısından da, o kadar tehlike kapsamındadır. Bundan dolayı, egemen güçler ve onların burjuva siyasal temsilcileri, HDP ve ittifak güçleri olan devrimci-demokratları kuşatma altına alınmasını desteklemiş, örgütsüz ve iradesiz kalmaları için her türlü komplolarda ortaklaşmışlardır. 7 Haziran seçimlerinden bu yana, diktatörlüğün açık faşist saldırılarının hedefi olan HDP, kongre günü ve kongre mekanında da, aynı kuralsız saldırılara maruz kalması, sürdürülen bu faşist kuşatmanın devamıdır. Kongrenin arifesinde, Genel Başkan Serpil Kemalbay başta olmak üzere, yönetici, delege ve bileşenlerine yönelik, bölge bölge sürdürülen gözaltı-tutuklama furyası, kongre alanına gelmek isteyen kitlenin, otobüslerin gasp edilerek engellenmeye çalışılması, Ankara emniyetinin, kongre salonunu kuşatarak, kalem dahil her türlü envanteri yasaklaması, kimi keyfi gerekçelerle, kongre mekanına bir çok katılımcının alınmaması, hakim sınıfların, demokrasi güçleri özgülünde HDP’ye olan saldırılarının birkaç başlığıdır. Bütün bu engellemelere karşın, “geçmişten geleceğe aynı cesaretle” irade beyanı önemlidir, bu kavramın mücadele alanında karşılığını bulması güncel görevdir.

HDP 3. Kongresinde, taraflı- tarafsız, herkesin en çok merak ettiği, bugün, “TC” iktidarının siyasal bir projesi olarak tutuklanıp hapishanede olan Selahattin Demirtaş’ın yeniden eş başkanlığa seçilip seçilmeyeceği meselesiydi. Burada sorun kişiler üzerinden bir tartışmadan öte, kişiler özgülünde sistemli hale gelmiş çizgi ve anlayış sorunudur. Her anlayış ve çizgi, kendisine uygun kişilikler üzerinden hayat bulur. “Geçmişten geleceğe aynı cesaretle” sloganı, geçmişin hatalı yanlarından kopup, ilerici-devrimci yanlarını büyütme üzerinden siyasal-pratik mücadeleye dönüştürülürse anlamlıdır. Bunu hayata geçirecek kadro bileşenini iradeleşmesi, örgütün-hareketin niteliği açısından önem arz eder.

Bu anlamıyla, Selahattin Demirtaş, HDP ve devrimci-demokrat ittifak güçlerin ortaklığında, sürdürülen mücadelenin öne çıkardığı sembol kişilerden biridir. Özellikle Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimci-sosyalist-komünist güçleri, Türkiye işçi ve emekçileri, aydınları, gençleri, Aleviler başta olmak üzere, ezilen inanç kesimleriyle, Kürt ulusu arasında bir köprünün kurulması, gerici hakim iktidara karşı ezilen ve mazlumların taleplerinin,  uygun mücadele araçlarında ortaklaştırılması sürecine, devrim -demokrasi güçleriyle birlikte önemli emekler vermiş, ve bunu sağlamak için herkesin taktirini kazanan bir mücadele yürütmüştür

Diğer yandan, AKP-Erdoğan iktidarı başta olmak üzere, gerici burjuva çevrelerden, HDP ye yapılan “Türkiyelileşme” baskılanması, özünde HDP nin, sistem içi burjuva çizgilere çekilmesi planıydı. Bu proje bugünde halen gündemden kalkmış değildir. HDP nin tüm organlarına yönelik yapılan tutuklamalar, HDP nin iradesini zayıflatıp, içinde var olan düzen içi çizgiyi hakim kılma amaçlıdır. Bir yandan HDP içindeki diri devrimci dinamikleri tasfiye etme, diğer yandan, ”Türkiyelileşme” projesi adı altında, HDP’yi, sistem çizgisine çekmek, burjuva gerici güçler ve faşist iktidarın, açık bir yönelimiydi. Bu açık tehlikenin yanında, HDP’nin, Türkiye-Kuzey Kürdistan demokrasi mücadelesi için, devrimci-demokrasi güçleri, ezilen -sömürülen işçi sınıfı ve halklarıyla birleşme diye bir sorunu vardı ve dönemin devrimci ittifak siyaseti bunu gerçekleştirmiştir. Bu aynı zamanda, gerici iktidarın tasfiye amaçlı “Türkiyelileşme” projesine, devrimci-demokrasi ve ezilen güçlerin dinamiğini esas alarak, cepheden karşı duruş almaktır. Bu doğru duruş, 7 Haziran seçimlerinde karşılığını bulmuştur. Aynı şekilde, bu dinamik güçlerle, 2015 seçimlerinde, rejimin projelerine karşı “Seni Başkan Yaptırmayacağız”  sloganıyla sergilenen duruş, alınan politik tutum, Demirtaş’la özdeşleşmiştir.

AKP-Erdoğan iktidarının HDP’ye fiili saldırılarının esas nedeni, bugün iddianameler konan birkaç eylem meselesi değildir. Bu yönelimin asıl nedeni, ittifak veya direkt katılma siyaseti ile, HDP çatısında, birleşen demokrasi güçlerinin, toplumsal güçler üzerinde yarattığı sinerjidir. İttifak veya farklı biçimlerle, bu birliği oluşturan güçler, sadece burjuva seçim alanında sistemi zorlamakla kalmıyordu, toplumsal muhalefetin sokaklardaki gücünü de, etkin bir şekilde örgütlüyordu. Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimci demokrasi mücadelesi açısından bu önemli bir hamleydi, ve siyasal iktidar bu gelişmenin önünü almak istediğinden, HDP başta olmak üzere, tüm devrimci demokrasi kurumlarına ve önderliklerine saldırmıştır

Faşist cephe, bu ittifakın halklar ve emekçilerle daha geniş buluşması durumunda, kendisi açısından büyüttüğü stratejik tehlikenin farkındaydı. Kendisi açısından esas tehdit buydu. Çünkü ittifak bileşenleri, HDP nin mevcut çizgisini aşıyordu, devrimci demokrasi güçleriyle, emekçi sınıf hareketiyle, Kürt ulusunun devrimci-demokratik taleplerini birleştiriyordu. Bundan dolayı bugün resmiyet kazanan AKP-MHP ittifak ideolojisiyle, açık faşizm ve topyekün savaş konsepti süreci derinleştirilmiştir. Büyük katliamlar ve egemenlik aracı olan devlet terörü ile, bu kanlı süreç bu sebepten dolayı yaygınlaştırılmıştır.

Bu mücadele süreci ve doğru devrimci demokrasi anlayışının öne çıkardığı kadroların, görevlerinin başında kalması, siyasal iktidar için bir risktir. Erdoğan ve güruhu, “seni başkan yaptırmayacağız” sloganına karşı kişisel bir öç alma duygusundan öte, rejimin bekası açısından sürece yaklaşarak politika belirlemekte, saldırı konsepti geliştirmektedir. Onun amacı, faşizme karşı birleşen dinamik güçleri tasfiye etmektir. HDP üzerinden, tüm devrimci-demokrasi güçlerine karşı sürdürülen etkisizleştirme siyaseti bunu ürünüdür.

HDP 3. Kongresi öncesi, Selahattin Demirtaş’ın, eş başkanlığa aday olmayacağı açıklaması, devrimci bir kültür, örgütsel bir işleyiş açısından önemli bir yere oturmaktadır ve içinde anlamlı mesajlar barındırmaktadır. Mücadele koşullarında, her ne sebepten olursa olsun, ( hukuksuz-komplolarla vs nedenler dahil), gerici burjuva iktidarlar tarafından tutsak edilmiş bir kişinin, tutsaklık koşullarında dışardaki örgütlenmelerin iradesini belirlemesi, siyasal ve örgütsel olarak, mücadeleye olumlu katkılar sağlayamamakta ve dışarıda süren süreci örgütleyen bileşenlerin iradesini baskı altına almaktadır. Türkiye-Kuzey Kürdistan demokrasi mücadelesinde önemli bir mevzi olan HDP’nin, bu anlamda, dışarda kalan iradesi ile kadrolarını seçmesini salık vererek geri çekilmesi, bu kesitte anlamlıdır.

Ama AKP-Erdoğan diktatörlüğü başta olmak üzere, Demirtaş şahsında HDP içinde tasfiye edilmeye çalışılan devrimci demokrasi çizgisinin bir duruşu olarak, HDP kongresi buna uygun bir duruş ortaya koymalıydı. Her şeyden önce, Demirtaş’ın “aday olmayacağım” açıklamasına rağmen, yeniden aday olması için toplanan 5 bin imzanın, kongre iradesince değerlendirmeye dahi alınmaması, ciddi bir eksiklikti, ve Demirtaş başta olmak üzere, milletvekillerinin, belediye eş başkanlarının tutuklanması sürecinde HDP’nin takındığı edilgen siyasete dair olan tartışmaları derinleştirmiştir. Demirtaş’ın yeniden eş genel başkanlığa seçilip seçilmemesi, yada aday olup olmaması, Kongre iradesi ve Demirtaş’ın tercihidir, Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimci-demokrasi güçleri olarak buna saygı duyarız. Ama 5 bin imza referans alınarak tartışılmış olsaydı, en azından Kongre iradesi ile, süreci aynı çizgide devam ettireceğini beyan eden daha nitelikli bir irade ortaya çıkmış olacaktı.

Bu yöntemin yerine, “mutabakat” ve “istişare” komisyonu tartışmaları ile bir eş genel başkanın seçilmesi, hem çizgisel anlamda, hem de parti içi demokrasi anlamında, çıtanın düşürülmesi anlamına gelmektedir. “Mutabakat” adayının, AKP-Cemaat ortaklığının hazırlayıp topluma dayattığı, bugün süren açık faşist sürecin altyapısını hazırlayan, ve dönemin iktidar koalisyonunun mezardakileri bile kaldırıp oy kullanmaya getirdiği 2010 Anayasa değişikliği referandumuna, meselenin stratejik boyutu görülmeden “askeri vesayet son buluyor-özgürlüklerin yolu açılıyor” anlayışıyla “Yetmez ama Evet” diyen birinin olması, çizgisel ve süreç içinde çatışmaların derinleşecek sürece dair sürdürülecek politika bağlamında, kaygıları derinleştirmektedir. Ki hemen HDP kongresi sonrası, burjuva siyaset sahasının “yeni kurtarıcısı” Meral Akşener’in, “iddia ediyorum, cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunda Erdoğan HDP ile ittifak kuracaktır” açıklaması, HDP’yi bu yumuşak karından, iç çelişkilerini kaşıma siyasetidir. Akşener’in iddiasının, siyasal ortamı bulandırmak olduğu açıktır. Ama O’na bu açıklamayı yapması için cesaretlendiren nesnel çelişki, HDP’ nin içindedir.

Bunun yerine, Kongre alanında, Demirtaş’ın adaylığı üzerinden sürdürülen tartışmalarla, Demirtaş, talebi göz önüne alınarak yeniden seçilmese dahil, Demirtaş şahsında iradeleşmiş çizgiye uygun bir eş başkanlık ve yönetim iradesi oluşturulsaydı, bu bir çok yönü ile sürece ve gerici iktidara mesaj olurdu. Kongre iradesine desteğini ve beklentilerini ifade eden Demirtaş’ın mesajı, uygun üslupla aslında bu tehlikeyi ifade etmektedir. “Bütün dostların dayanışması beni onurlandırdı. Ama aynı zamanda dosta düşmana da HDP’nin nasıl dinamik aktif bir tabana sahip olduğunu gösterdi. Emin olun ki içeriden dışarıdan HDP’yi dizayn etmeye çalışan bütün unsurlara haddi bildirildi.’”… Kuşkusuz bütün engellemelere karşın Kongrenin gerçekleşmesi bir had bildirmedir. Ama HDP kongresi bu konuda, çıtayı düşürmüştür ve bunun sancılarını, önümüzdeki siyasal süreç bağlamında yaşayacaktır.

Siyasal ve Askeri Çatışmaların Derinleşeceği Bir Süreç Yaşanmaktadır. Buna Karşı Duruş, Sadece Seçim Süreciyle Sınırlandırılmış Bir Mücadele Değildir!

Kongrede yapılan değerlendirmeler, sürecin tahlili konusunda önemli bir yere otursa da, güncel siyaset ve politika konusunda, var olan edilgenliği aşan, iktidarın geliştirmiş olduğu saldırgan politikalara karşı süreci örgütleyen perspektiflerden uzaktır. HDP ittifak bileşenleriyle birlikte, 7 Haziran seçimlerinde de görüldüğü gibi, Türkiye-Kuzey Kürdistan ezilen halklarının demokrasi ve özgürlük taleplerinin taşıyıcısı rolünü, hiçbir zaman arka plana itmemelidir. Bu sadece HDP nin görevi değil, ittifak güçleri olan devrimci demokrasi güçlerinin de sorunudur. Türkiye-Kuzey Kürdistan sömürülen sınıfları, ezilen ulus ve inançlarının, demokrasi-özgürlük talepleri, burjuva seçim sistemi içinde hapsedilmiş kampanyalarla, burjuva seçim sınırlarına sıkıştırılmış siyasetle aşılmaz. Ki “ tek adam rejimi” ile, işlevsizleştirilmiş bir seçim sisteminde, HDP gibi, devrimci demokrasi güçlerinin kendilerini ifade etme şanslarının olmadığı bir kesitte, daha geniş ve farklı politikalar geliştirmek gerekmektedir. Savaş konseptinin bir ayağı olarak iktidar tarafından ele alınacak önümüzdeki seçimlerde, devrimci-sosyalist-demokrasi güçlerinin, burjuva seçim sistemi ortamında kendilerini ifade edememeleri, baskı ve şiddetle sürecin dışına itilmeleri kuvvetle muhtemeldir. Burjuvazinin, kendi minderindeki bu eşitsiz kapışmada, burjuvazi tarafından bu aracın işlevsiz kılınması durumunda, HDP başta olmak üzere, devrimci demokrasi güçleri, siyasetsiz mi? kalacaklardır.

Faşizmi geriletecek olan politik hamleler ve sokak mücadelesini örgütlemek tayin edici olandır!

Tabi ki bizim açımızdan durum, bu siyasetsizlikle ele alınamaz. Burjuva seçim süreci, ezilen yığınları örgütlememizde bir araçtır ama tek araç değildir. Ondan yararlanma koşulumuzun olmadığı bir tarihsel kesitte, devrim-sosyalizm-demokrasi güçleri, kitlelerle buluşmak ve mücadelesini sürdürmek için, yığınlarca taktik ve araç geliştirmek zorundadırlar. Ve güncel anlamda daha ivedi olarak, faşizmi geriletecek olan, Onun her türlü entrikalarla gerçekleştirdiği seçim koşullarından öte, sokaklarda örgütlenecek olan devrimci muhalefettir. Sokaklardaki devrimci muhalefet üzerinden tesis edilmeyen dinamik ezilen yığınların tavrı olmaksızın, faşist diktatörlüğün 2019 seçimleriyle belirlediği stratejik planlarını işlevsiz kılmak olanaksızdır. Seçim minderi, burjuvazinin minderidir ve eşitsiz koşullardadır. Bu eşitsiz koşullara rağmen, ciddi bir oy potansiyeli ile, ciddi bir sayıda seçilmişler kazanılsa da, Faşist diktatörlüğün stratejik planları gereği, bu seçilmişlerin tutuklamalarla, baskılarla tasfiye edilmesi, pratik tecrübeleriyle sabittir. Onun için 2019 seçimlerini, daha çok aday çıkarıp, işlevsiz kılınmış parlamentoda “temsil” üzerine kurmak, bugünden gerici burjuva siyasete teslim olmaktır. 2019 seçimlerinde, devrimci demokrasi güçlerinin hedefi daha ileri olmak zorundadır. Faşizmin “tek adam diktatörlüğü” sistemini işlevsiz kılmak, kendi klikleri arasında çatışmayı derinleştirmek, ve seçimle “kitlelerin iradesini” alarak bir irade ortaya çıkarmasını engellemek, süreç siyasetinin temel stratejisidir. Bunu seçimlere katılarak mı yada boykot ederek mi sağlayacağız sorusu, dönemin somut koşullarının cevaplayacağı bir sorudur.

Ama dönemin koşulları, bugünden örgütlenmek durumundadır. Demirtaş başta olmak üzere, HDP milletvekilleri, Belediye başkanları, devrimci-sosyalist-aydın-yazar-gazeteci-akademisyen vb gibi, geniş toplumsal dinamiklerin öne çıkmış insanları tutuklanması sürecinden, Efrin işgali kesitine kadar, var olan bu suskunluk, sadece kitlelerin “korku imparatorluğuna” esir olması , sadece OHAL koşullarının yarattığı karanlık kuşatma değildir. Kuşkusuz bu koşulların çok önemli payı vardır, bunu göz ardı edemeyiz. Ama bunun yanında, HDP başta olmak üzere, devrimci-demokrasi güçlerinin edilgen ve siyasetsiz duruşlarının özeleştirisini vermek durumundayız. HDP’nin, kongresinde, bu edilgen durumun nedenlerini tartışma konusu yapmaması, “barış-toplumsal uzlaşı” gibi genel kavramlar etrafında sürecin siyasetini oluşturmaya çalışması, bir yeterliliği değil, bir siyasetsizliği içermektedir. Oysa “seni başkan yaptırmayacağı” sloganı ile örgütlenen bir sürecin çizgisini ortaya koymak gerekir. Sadece HDP kongre alanından değil, sadece örgütsel olarak süreci merkezileştirme açısından değil, Türkiye-Kuzey Kürdistan ve Efrin’den meselelere yaklaştığımız zaman, bu sloganın süreç babında ortaya koyduğu siyaset ve çizgi önemlidir.

Kongre katılımcılarından FHKC üyesi Leyla Halid, “Ankara sokaklarında Filistin’deki manzarayı gördüm. Salona girdiğimde ise Filistin halkını gördüm” diye özetlemiştir fikirlerini. Bunca baskılara karşın, tüm engelleri aşarak, faşist iktidara meydan okuyan ve Efrin işgaline öfke duyan Kongre katılımcılarının, asıl ayağı Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyasındadır. Bu devrimci öfkeye önderlik edecek siyaset, barışın ve özgürlüğün teminatıdır. HDP’ve devrimci demokrasi güçleri, sürece böyle hazırlanmalıdır. Türk komprador işbirlikçi tekelci hakim sınıflar için,2019’da yüzde 50+1 en alt çıta iken, denklem karşı cepheden daha fazla koparmak, onu sistemi içinde çözümsüz kılmaktır. AKP-MHP, dokuz ışık, Rabia birliğinin, savaş-inkar-yıkım-sömürü politikalarının, içte ve dış işgallerle, sömürülen sınıf ve halklara, mazlum Kürt ulusuna, ezilen inançlara kuralsız saldırırken, doğrudan, bu dinamiklerin sesini yükseltecek bir siyaset ve mücadele araçları geliştirmek önemlidir. HDP, Devrim-sosyalizm ve devrimci demokrasi güçleri açısından süreç bu kadar nettir.

Halkın Günlüğü sayı 12