09 Aralık 2018
%AM, %16 %517 %2018 %11:%Nis

24 Nisan 1915 Ermeni Soykırımı Ve ‘’TC’’nin Kuruluşu

Biz komünistler için net olan bir gerçek var. Yaşanmış büyük dram ve utançlar var. Bunlardan kurtulmak için insanlık tarihinin yeniden yazılması gerekir. Bunun olabilmesi ise ancak bilimsel bir tarih bilinciyle kuşanmak gerektiğini söylüyoruz. Bu bilinçle ezilen uluslar, cinsler, inançlar üzerindeki bütün tahakkümlere karşı amansız mücadele yürütmek ve ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi hakkını tutarlıca savunmak, biz komünistlerin ısrar ettiği şeydir. Yazgılarını iradeleriyle belirleme hakkına engel bütün zoraki birliklerin reddi, işçi ve emekçilerin ve ezilenlerin birliği için tam hak eşitliği temelinde gönüllü bir birlik için mücadele acil bir görevdir. Ulusal eşitsizliklerin, ulusal baskıların temelini yıkmak ve esaretin zincirlerini parçalamak için devrim diyoruz

HABER MERKEZİ(16.04.208)-Osmanlı İmparatorluğu, egemen ulus yönetiminin dışındaki halklar için esir kampı durumundaydı. Ve son dönemlerine doğru Osmanlı yönetimine karşı gelişen huzursuzluk had safhaya varmıştı. Balkan ülkelerinde başlayan bağımsızlık hareketlerinin sesi, dünyada yankı yarattığı bir zaman diliminde, başka halkları egemenliği altında tutan Osmanlı yöneticilerinin yüreğinde yarattığı korku ve kin aşağıdaki dizelerin yazılmasına vesile oluyordu. Okuyacağınız parça kan, barut ve zulüm kokan ve dahası başkalarının yaşam hakkının inkârı üzerinde yükselen toplu imha habercisidir. Bu satırların sahibi İttihat Terakki üyesi ve sonradan Milli Mücadeleye katılarak Cumhuriyet meclisinde milletvekili olan Aka Gündüz kod adlı Enis Avni Bey denilen despota aittir. Okuyalım. 

“Bastığım toprakların her tutamında kan fışkıracak…

Uzattığım pençemin altında baharlar hizan, hizanlar zindan olacak…

Taş üstünde taş bırakırsam, arkada kalan ocağım sönsün… Gülistanları kılıcımla kabristan edeceğim…

Tarihe dümdüz bir harabe bırakacağım ki, üstüne, on asır bir medeniyet kuramasın…

Dal üstünde yaprak, burç üstünde bayrak bırakırsam, iman tahtamın ortasına kara damga vurulsun… Nefesimde yangın, silahımda ölüm, adımımda uçurum saçacağım… 

Her beyaz renge bir pençe barut lekesi, her barut lekesine bir avuç kan bulayacağım… Merhameti yatağanımın ağzına, mefkûreyi tüfeğimin kapsülüne, medeniyeti atımın arka nalına asacağım…

Dağların kovukları, ormanların gölgeleri, harabelerin buruşuk çehreleri ebediyete kadar ‘buralardan geçen Türk hikâyesini’ söyleyecek” Aram Andonyan, Balkan Savaşı, Aras Yayınları, Temmuz 1999, s.198

Fatih’in anısına kaleme alınan bu satırlar, 12 Ekim 1912 yılında Tanin gazetesinde yayımlanmıştır. Her satırında kan, kin, katliam kokan ve diğer toplulukların yaşam hakkını şiddetle bastırma ve susturma üzerinde yükselen Türkçü, faşist, tekçi bir zihniyetin çıplak halidir. Aka Gündüz’ün içinde yer aldığı ağzı salyalı İttihat Terakkici ırkçılar, elbette Balkanlarda istediklerini elde edemediler. Osmanlı Balkan ülkelerini kaybetti. Kan, kin, şiddet ve “taş üstünde taş, omuz üstünde baş” yaklaşımının vahşetine rağmen kaybetti. Ancak böyle olması, bu güruhun fikirlerini değiştirdiği anlamına gelmiyordu.  Zira yayılmacı ve ilhakçı Osmanlının, egemenlik altında tuttuğu milletlerin uyanışı ve başkaldırıları sadece Balkanlarla sınırlı değildi. Kapitalizmin hızla yayıldığı bir dünya gerçekliği içinde, milletlerin uyanışı ve milli başkaldırıların olması kaçınılmazdı. Yazgılarını iradeleriyle belirleme hakkına engel tüm zoraki birliklerin ret kültürü hızla gelişiyordu. Dönem, ulus devletler dönemidir. Bunun bilincinde olarak büyük korku içindeki İttihat Terakki yönetimi, Rumların, Süryanilerin, Keldanilerin, Nasturilerin ve Ermenilerin topraklarında yapmadıkları zalimlik kalmadı. Yapılmak istenen açıktı: Ulus yaratmak için Türkleştirmek. Oysa Anadolu çok dilli, çok kültürlü ve birçok inancın bir arada yaşadığı bir toprak parçasıydı. Buraların homojenleştirilmesi gerekiyordu. Türkleştirme politikası, İttihat Terakki ve Milli Mücadele önderlerinin de esas politikası oldu. Ki zaten İttihat Terakki (İT) kadrolarının önemli bir bölümü Milli Mücadelenin de önderleriydi. Cumhuriyet kurulduktan sonra da Türkleştirme politikaları derinleştirilerek sürdürülmesinin kaynağı budur. Burada bir not düşelim. Kemalizm, İttihatçılığın devamı olup Osmanlı İslamı’nı Türkçülüğün yeniden üretme ve bir Türk ulus devlet yaratma projesidir. Özetle, Sünni Hanefi Türk Ulus devleti!

UlUS DEVLET YARATMAK İÇİN TÜRKLEŞTİRMEK!

Amaç Türkleştirmek ve Türk devlet modeli yaratmak olunca yapılacaklar açıktır. Türk olmayanların Türkleştirilmesi. Resmi ve yalan bir tarihin yaratılması ve resmi/yalan tarihin herkesçe kabul edilmesinin sağlanması. Bu yaklaşımın önünde engel olabilecek faklı kimliklerin temizlenmesi. Mallarına el konulması, sürgün edilmeleri, zorunlu göç ve iskân politikaları ile haritaların değiştirilmesi. Yüce Türk ırkına uyum ya da imha olmayı göze alma! Bunlar yapılması, uygulanması gereken oldukça önemli politikalardır. Böyle yapmaksınız yeni bir ulus ve ulus devletinin inşa edilmesi mümkün olmayacaktır. Elbette bu politikaların uygulanabilmesi için iç ve dış şartların uygun olması beklenir. İç şartlar için en başta güçlü bir militarizme, baskıcı bir yönetime ve bu yönetimin uydurduğu “dört taraftan dış düşman ile sarılmış bir “VATAN” algısı ve propagandasına ihtiyaç duyulur. Öyle ki, bu yönelim içinde olan yönetimin, resmi devlet militarist örgütlerin yanı sıra “elden gitmekte olan vatan” için “özel savaş birimleri” “gayri-nizami harp” yürütecek resmi olmayan şiddet ve kan içmekle yeminli birimlere ihtiyaç duyar. Ulusal bir devlet yaratmak için kurumsal alt yapı çok özel bir yere sahiptir. Varılmak istenilen hedefe başka türlü varılamaz. Dikkat edilirse İttihat Terakki’den bugüne kadar işler böyle ele alınmış ve bunlar “yasadışı” şiddet ve kan içmekle yeminli ve devlet güçlerinin yanı sıra çoğu kere devlet “dışı güçler” üzerinden uygulanmıştır. Olmayan ayaklanmalar, vuku bulmayan cami bombalamaları, sahte suikastlar uydurularak Türk şovenizmi şahlandırılmış, halkın bir bölümü galeyana getirilmiş ve katliamlara gerekli olan ortam yaratılmıştır. Şu veya bu şekilde hedeflenen toplulukların nüfusunun azaltılması, arkada kalan mallarına el konulması sağlanmıştır. Bunlar o zamanlar esasta Müslüman olmayan halklara uygulanmıştır. Mesela Karaman Türkleri bile Müslüman olmadıkları için Yunanistan’a sürgün edilmişlerdir.

Nisan ayındayız ve 24 Nisan Ermeni Soykırımı’nın yıl dönümüdür. Yukarıda aktardığımız metot ve zalimliklerin hemen hepsi hatta çok daha fazlası Ermeni ulusuna uygulanmıştır. Osmanlının zulmü altında asırlar boyunca ezilen halklardan biri olmuştur Ermeniler. Ermenilerin bu zulme karşı koymaları ve esaretten kurtulma arzuları, tıpkı Balkan ülkelerinde olduğu gibi, baş göstermiş, ortaya çıkmıştı. Değişen dünyanın ortaya çıkardığı yeni şartlar ve 1878 Berlin Anlaşması’na imza koyan Türk yönetimi, Makedonya ve Ermeni reformlarını gerçekleştirmek istemiyordu. Yapılan anlaşmanın gereklerini yerine getirmek istememeleri bir yana, 1912 yazında Üsküp ve Koçani’de iki ayrı büyük katliam yaptılar. Diğer yandan Rumların ve Sırpların birleşik askeri gücü karşısında Osmanlı yenilgi aldı. Osmanlı’nın dağılma sürecine girdiğini gören İttihat Terakki, yeni bir gelecek örgütlemenin arayışına ya da sürecine girdi. Bu arada hala Osmanlı hâkimiyeti ve esareti altında yaşayan halkların huzursuzlukları sürüyordu. Bu halklar, gelecekte yüz yüze kalabilecek kıyım korkularını derinden taşıyorlardı. İttihat Terakki’nin ideolojik önderlerinden Abdullah Cevdet’in “Beni korkutan Bulgarların topları değil… Bana canım Çatalca’da, Edirne’de yangın varken, devletin hayatı tehlikede iken, hiç Anadolu düşünülür mü demeyin? O bizim kalbimiz, kafamız ve havamızdır.” der. (Türkiye’de Siyasi Partiler, Tarık Ziya Tunaya, Hürriyet Vakfı Yayınları) Esaret altında olan ulusları derinden düşündüren, Osmanlının önceki katliamları ve yukarda edilen sözlerdi.

Kalp, Kafa ve Hava olarak adlandırılan Anadolu değişik dil, kültür ve inançlardan oluşan topraklardır. İşte bu dil, kültür ve inançlardan biri de Ermenilerdir. İttihatçılar için durum açıktı. Anadolu ve etrafını Türkleştirmek gerekliydi. Bu olmadan egemenliklerini koruyamayacakları açıktı. Türkleştirmek için hiçbir şiddet biçiminden ve girişimden kaçınmamak İttihatçıların düsturuydu. Teşkilat-ı Mahsusa’nın o yıllarda özel konumlandırılması dikkat çekicidir. Hapishanelerde tutulan tecavüzcüler, tacizciler, hırsızlar ve ne kadar cinayet işlemiş, kirli iş yapmışlar varsa bu teşkilatın içine alınmak üzere serbest bırakılmışlardı. Yapılan hazırlıklar neticesinde hemen hemen bütün illerde Ermeniler aleyhine propagandalar başlar. Entrikalara girişilir. Ermeni köy ve kasabalarından alınan ve jandarma nezaretinde sevkleri yapılan halk, sevk yollarında, hapishanelerden salıverilmiş çetelerce katlediliyordu. Bu tasfiye girişimi aslında 1800’lü yılların ortalarından itibaren bir dizi katliam ile başlamıştı. Ve cinayetler zinciri en nihayetinde 1915 Soykırımı ile en üst zirveye vardırıldı. “Fetih” ettikleri toprakların ellerinden gitmesine tahammül edemiyorlardı. Anadolu denilen topraklarda Ermenilerin yaygın nüfusu biliniyor ve uzun yıllardır Osmanlı’nın esareti ve zulmü altında yaşamak zorunda bırakılan bu topluluğun da esarete başkaldıracağını biliyorlardı. 1909 Adana Ermeni katliamı daha büyük olanın bir ön girişimi olarak yapıldı. Tarih boyunca halklara karşı kılıçlarından kan damlayan zalimlerden başka ne beklenebilir? Ve nihayet 1909 Adana Ermeni katliamı 1915 Soykırımı ile sonuçlandırılıyordu. Yağmalama, zorla denetim altında tutma, sürgün etme, kendine katma, topraklarına el koyma, Türkleştirme ve Müslümanlaştırma ve en önemlisi de topluca kıyımdan geçirilerek, silip süpürme biçiminde soykırıma başlandı. Osmanlı devlet aygıtına hâkim durumunda olan Jön-Türkler ve ortaya çıkan İttihat Terakki Partisi, Pantürkizm ve Panislamizm’in ideolojik dokusunu ırkçı kırım eşliğinde Ermeni ulusuna dayattılar.

Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı Ermeni ve diğer azınlık toplulukları katliamdan geçirmek için iyi bir fırsat sunuyordu. Dünya genel bir savaş karmaşası içindedir. Bu durum askeri ve siyasi açıdan soykırımcılar için büyük bir nimetti. Şiddet kullanmanın alt yapısı zaten hazırlanmıştı. 1876-1908 Abdülhamit döneminde tasarlanan ve miras kalan devlet planı devredeydi. Böylelikle bu fırsat, hak talep eden Ermeni milletine soykırım ile cevap verildi. Gerçek şudur ki, Ermenilerin bu dönemde öyle karşılanamayacak ileri talepleri de yoktu. Ancak İttihat Terakki yönetimi, Osmanlı yönetimini arkadan hançerleyen bir isyan ve ihanet yalanını ve şovenizm zehrini propaganda ediyordu. Ve en küçük bir hak arayışını ihanetle eşdeğer görüyordu. Bu açıdan Ermenilerin kendilerine ihanet ederek arkadan hançerlediği yalanını geniş ve yaygınca propaganda ettiler. Teşkilat-ı Mahsusa planlarında ve eylemlerinde yer alanlardan biri olan bir zabıttın ifadesi durumu yeterince açıklamaktadır. “İstanbul’da bu muazzam cinayeti haklı göstermek için lazım gelen propaganda tamamen hazırlanmıştır.  Ermeniler düşmanla ittifak etmişler. İstanbul’da isyan çıkaracaklar. İttihat rüesasını öldürecekler ve boğazı açmaya muvaffak olacaklar. Bu adi tezvirler, ancak açlığı bile idrak edemeyen avam kısmını ikna edebilirdi. Sancılarını bile hissetmezken insanları kandırabilirdi.” (Ahmet Refik Altınay, iki Komite, İki Kıta, İstanbul, 1919, s.40)

Mesele, Osmanlı-Türk egemen devlet sisteminin tesisi, hak arayanların susturulması ve dahası farklı olanların ortadan kaldırılması amaç olarak benimsenince, bu amaç ve anlayışın pratiği mantıki sonucuna götürülür. Ve ille de yapılmak istenileni yapmak ve sonuç almak olunca olmadık yalanlara başvurulur. “Gizli emirler, kararnameler” çıkarılır. Olası Rus işgalinde Ermeniler Rusları destekleyebilir.  Olasılıklar bile öldürülmek, ortadan kaldırılmak için bir gerekçe olur. Öyle de oldu zaten. Anadolu üzerinde kurulacak devlet ari Türk soyu ve Müslüman olmalıydı. Gayrimüslimler ve Türk olmayanlar o coğrafyadan temizlenmeliydi. Hedef buydu. Müslüman olmadıkları için Karaman Türklerinin bile Yunanistan’a sürgün edilmeleri bu nedenledir. I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’na Almanya’nın başını çektiği (Almanya, Avusturya, Macaristan) blok yanında yer alarak savaşa girdi Osmanlı devleti. Bu, Alman sermayesine olan bağımlılığın gereğiydi. Ruslara saldıran Osmanlı, Sarıkamış bozgunuyla savaşta büyük bir güç kaybederek Almanlarla beraber yenilmişti. Bu süreç aynı zamanda Ermeni Soykırımı’nın başlangıcıdır. Bölgede Ermeniler katledilmeye başlanmıştır. Osmanlı ordusu içinde askerlik yapan Ermeniler silahsızlandırılır. 24 Nisan 1915 tarihinde Ermeni aydın, yazar, siyasetçi ve sermaye sahibi varlıklı kesimler, birer birer tutuklanır ve kimi sürgün edilir kimi de katledilir. Ve 27 Mayıs 1915 Tehcir Kanunu Osmanlı devlet planının hukuki ayağıdır. Vahşice katledilen Ermenilerin mal varlıklarına el konuldu. Alman emperyalist devleti bu cinayetlerin suç ortağı ve arkasında yer alan aktif bir şebekedir. Hatırlanmalıdır ki, Ermeni ve Süryani katliamında başrol oynayan Enver ve Talat Paşalar, bizzat Alman askerleri ile birlikte 1904-1908 yıllarında Güney-Batı Afrika’daki Herero halkının katliamında yer alan unsurlardır. Adeta ikiz kardeş misali gibiydiler. Almanlar, Rus İmparatorluğu’na karşı kendisinin yanında savaşa giren Osmanlı yönetiminin işlediği tüm cinayetleri destekler, teşvik eder.  İttihat Terakki, Alman emperyalist yönetiminin desteği ile gayet soğukkanlılıkla 1915 Ermeni ve Süryani soykırımlarını gerçekleştirdi. Milli Mücadele döneminde sürdürülen Rum katliamı da öyle oldu! Çünkü Balkanların kaybedilmesi neticesinde diğer halklarla ortak yaşamanın benimsenmesi yerine, Anadolu’nun Müslüman olmayan Ermenilerden ve diğer etnik topluluklardan temizlenmesi Türkler açısından bir varlık-yokluk meselesi olarak görüldü. O dönem nüfusun yaklaşık %20’si Müslüman olmayan halklar iken, 1927’ye gelindiğinde bu oran %2,6’ya düşer. (Ayşe Günaysu. Resmi Tarih Tartışmaları,3. İttihat Terakki’den Cumhuriyete. Sf. 211.) 

MAZLUM BİR ULUS ANADOLU COĞRAFYASINDAN SİLİNDİ!

Turancı-ırkçı Osmanlı-Türk egemenlerinin “hünerli” elleri ve Alman emperyalist yöneticilerinin gerici-iğrenç çıkarcı emelleri ile, akılları/hayalleri bile zorlayacak kıyımlar yapıldı. Ve bir ulus soykırım ile Anadolu coğrafyasından silindi. Öldürülenler öldürüldü, kıyımdan geçirildi. Sağ kalan ise sürgüne gönderildi. Çocuklar evlat alındı. Bir buçuk milyon Ermeni ortadan kaldırıldı. Bir ulus yalan ve iftira ile akılları zorlayan yöntemlerle yok edildi. Şimdi bile yaptıkları soykırımı inkâra devam ederek, “Ermenilerin hatalarından kaynaklı, bazı yanlış ve aşırı kötü şeyler yapıldı” gibi geçiştirmeli şeyler anlatılmaktadır.

“Etrafımız dört yandan sarılmış ve vatan yıkılmak isteniyor” yalanları eşliğinde, “Taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmayın’’ çağrısının bugünde yapılması tesadüf olmasa gerek! Aynı yöntem uygulanıyor, aynı yalanlara dayandırılıyor. Tek farkla ki, Ermenilerin yerini Kürtler almıştır. O zamanlar Müslüman olmayanlara uygulananlar bugün Müslüman olan veya olmayan tüm Kürtlere de uygulanıyor/uygulanmaya çalışılıyor. Artık kendilerinin işgali altındaki Kürt toprakları yeterli gelmiyor. “Devletin ve milletin güvenliği için” diğer işgalcilerin esareti altındaki Kürt toprağı Afrin ve ötesine kadar ilerliyorlar. Sömürgeci valiler ve diğer görevlileri iş başı yaptırıyorlar. Almanlar yerine Rusların desteği ve planlarıyla, ABD’nin göz yummasıyla oluyor bütün bunlar. Teşkilat-ı Mahsusa yerine MİT ve JÖH-PÖH ve bu cinayet şebekeleri yeterli görülmemekte, Allah-u ekber nidaları eşliğinde, kelle koparan ÖSO’ya görev verilmektedir. Ve ilginçtir ÖSO cellatları da cinayet işlemeleri karşılığında hapishanelerden anlaşmalı olarak bırakıldılar. Talat, Cemal, Enver paşaların yerine bugün Tayyip, Bahçeli, Akar gibiler geçmiştir.

Fakat unuttukları şeyler var. Eğer unutmamış da, unutmuş gibi yapıyorlarsa onu da hatırlatalım. Sistemin kendisi henüz hesap vermiş değil. Talat paşa kişi olarak hesabını ödemiş olsa bile! Ezilen halklar, uluslar ve sınıflar katliamların hiçbirini unutmaz. Olup bitenleri hesap sormak üzere tarihin bir köşesine not ederler. “Geçti gitti diye düşünenler, ya da unutturmaya çalışanlar veya inkârdan edenler yanılıyorlar. İmha, inkâr, katliamlar ve her ne varsa geçmişte kalmıştır ve artık bu tür sorunlar tarihçilerin konusudur” diyenlere şunu hatırlatırız. Bu yaklaşımın ideolojik-siyasal arka planında yatan şey, şimdi hala bu suçları işlemeye devam edenlerin suçunu örtbas etmektir. İşte buna asla müsaade edilmeyecektir. Ne geçmiş tarih olup bitmiştir, ne de şimdi olanlar karşılıksız kalır. Zaman döner, hayat değişir ama acıları yaşayan topluluklar yaşadıkları acıyı unutmazlar. Hele bu bir soykırım ise! Anadolu’da yaşayan, dost bir halk olan Ermenileri bu topraklardan sildiniz, ama gittiğiniz her yerde, her ülkede tekrar tekrar önünüze gelmekte, yüzünüze tükürülerek hatırlatılmaktadır. Ne var ki utanacak yüzünüz yok o başka. Mesele hala güncelliğini korumaktadır. Şimdilerde Ermeni ulusuna yapılanın benzeri, Kürt milletine yapılmak isteniyor. Kürtlere katliam uygulanmaktadır. Ancak fırsat buldukları anda, soykırıma uğratacaklarından hiçbir şüphemiz yoktur. İşte Ermeni soykırımı için “geçmişte kaldı artık tarihçilerin işidir” diyenlerin Kürtlere yapılanlara bakmalarını öneririz. Ne var ki, dağları mekân eyleyen Kürtler ve ezilen halkların dostu, devrim savaşçıları Kürdistan’ın özgürleştirilmesi hamleleriyle sorunu hem sizin hem de emperyalist babalarınızın yumuşak böğrüne dayatmış durumdadırlar. İflah olmaz soykırımcılar, tarih çarpıtıcıları, insanlığın ilerici sillelerinin hedefindedirler. Kürdistan’daki hükümranlığınız parça parça yıkılıyor. Kürtler sorguluyor. Sorgulayarak özgürlüğe yol alıyorlar. Bu bir hesaplaşmadır ve aslında Ermeni soykırımına ve tüm katliamlara uğramış diğer millet ve milliyetler için sorulan bir hesaptır d

 Avuçlarında mazlumların kanı ile dolaşanlar bilsinler ki, tüm zalimliklerin hesabını vereceklerdir. Zira Kürtler, Ermeni ulusunun karşı karşıya kaldığı yıkımı ve kitlesel kıyımı iyi biliyor. Jenoside uğrayan ve kanlı bedenleriyle toprakta yatan Ermeni ulusunun yaşadıklarından öğrenerek, soykırımcı-faşist Türk egemen sınıflarından hesap sorma bilinciyle özgür Kürdistan’a yürüyor

Biz komünistler için net olan bir gerçek var. Yaşanmış büyük dram ve utançlar var. Bunlardan kurtulmak için insanlık tarihinin yeniden yazılması gerekir. Bunun olabilmesi ise ancak bilimsel bir tarih bilinciyle kuşanmak gerektiğini söylüyoruz. Bu bilinçle ezilen uluslar, cinsler, inançlar üzerindeki bütün tahakkümlere karşı amansız mücadele yürütmek ve ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi hakkını tutarlıca savunmak, biz komünistlerin ısrar ettiği şeydir. Yazgılarını iradeleriyle belirleme hakkına engel bütün zoraki birliklerin reddi, işçi ve emekçilerin ve ezilenlerin birliği için tam hak eşitliği temelinde gönüllü bir birlik için mücadele acil bir görevdir. Ulusal eşitsizliklerin, ulusal baskıların temelini yıkmak ve esaretin zincirlerini parçalamak için devrim diyoruz. Halkların gerçek kardeşliği ve birliği ancak böyle inşa edilebilir. Böyle bir devrim, soykırım, katliam, her türden baskı ve zulmün temeli olan özel mülk dünyası aşılmadan insanlığın gerçek kurtuluşa ulaşamayacağını biliriz ve bu stratejik hedef doğrultusunda kararlıca mücadelemize devam ederiz.     

Halkın Günlüğü Sayı 13