13 Aralık 2018
%PM, %19 %588 %2018 %13:%Nis

Egoistilik mi Ekolojik Farkındalık mı?

Ekolojik dengeyi, ekosistemi kendi doğal yasaları ile devam ettirmenin tek yolu insan aklının içinde bulunduğu bu sistemde sadece kendisini görmemesi, özel mülkiyetçi anlayıştan çıkarak bir bütün bu zincirin halkalarının birlikte birbirine bağlı bir şekilde devam ettirilmesinin sağlanması ile olacaktır. İnsan tüketiciliğinden vazgeçerse, sürekli dağıtarak yıkarak yok ederek ilerlemekten vazgeçerse belki insanın gelecek nesiller için bırakabileceği yaşanılabilir bir evren olabilir

HABER MERKEZİ ( 19.04.2018) Ekoloji, organizmaların kendi aralarındaki ilişkiyi ve ortamını çevresiyle araştıran biyolojinin bir dalıdır. Bu terimi 1866 yılında ilk kez kullanan alman zoolog Ernest Haeckel olmuştur. Kelime kökeni eski yunanca (oikos) 'ev, yakın çevre' (logia) 'bilimi' kelimelerinin birleşiminden gelmektedir. Yerküre tek başına bildiğimiz en büyük ekosistemi oluşturmaktadır ancak bir taş parçasının altında da bir ekosistem oluşabilir.

Ekosistemler birbirlerinden ne kadar farklı olursa olsunlar içlerindeki canlılar arasındaki etkileşimler dengeli ve enerji sağlanmasında bir sorun olmadığı sürece kendi kendilerine yeterli birimlerdir ve bazı ortak öğelerden oluşurlar. Ekosistemi oluşturan bu öğeler abiotik (toprak su hava iklim gibi cansız faktörler) ve biotik (üreticiler tüketiciler ve ayrıştırıcılar) olmak üzere iki öğe oluşturur. Yerküremizdeki yaşam besin döngüleri ile enerji akışı ile devam eder bu temel işlevlerle kendilerini sürdürebilirler. Enerji akımı ekolojik döngüler ve popülasyon denetimleri ile sürer eğer bu üç işlev de kendi içersin de dengesiz bir hale gelirse o zaman ekosistemin dengesi bozulur ve bir bütün olarak içinde barındırdığı tüm öğelerinde yaşamında bir dengesizlik gündeme gelir. Çünkü bunlar tek başlarına var olamazlar ve birlikte bir enerji oluştururlar, birlikte bulunurlar. Ekosistemde bu anlamıyla ekolojik dengelerin birbiriyle olan ilişkisini gözden kaçırdığınız zaman, sadece tek başına bir alana yoğunlaştığınız zaman bu sistem bozulacaktır. Bugün popülasyonunun, yani insan nüfusunun orantısız bir şekilde artması bir şekilde bu öğelerden birinin düzensiz artışına yol açar ve bu sistemi olumsuz yönde etkileyecektir. Ekolojinin anatomi, botanik, fizik, fizyoloji, coğrafya, klimatoloji, kimya jeoloji, jeomorfoloji, meteoroloji, morfoloji, patoloji pedoloji ve zooloji gibi bilim dalları ile de yakın ilişkisi vardır. Çünkü tüm bu bilim dalları yukarıda değindiğimiz abiotik ve biotik öğeleri inceler.

Ekolojide canlıların öteki canlılarla ve çevreyle olan karşılıklı ilişkilerine ilk kez Yunanlı filozof Aristoteles'in öğrencisi Theoprastas tanımlar. Theoprastas MÖ 370- MÖ 287 yılları arasında yaşamıştır. 500'e yakın bitkinin morfolojik özelliklerini ortaya koymuştur. Sonrasında ekoloji alanında birçok çalışma hayvan ve bitki türleri üzerinde yapılmıştır. Gelinen aşamada ekoloji ve çevre kavramları birlikte kullanılmaya başlanmıştır. Çevrenin tanımını açarsak şöyle açıklamak yerinde olur; çevre bir şeyi sarmalayan koşullara denir. Bunlar daha çok içinde bulunduğumuz maddi ve manevi koşullar ve ilişkilerdir. Ama çevre kelimesi sonrasında çevrecilik, iklim değişikliği, iklim problemleri gibi alanlarda da kullanılmıştır. Burada doğan çevrecilik tanımı, insanı merkeze koyarak doğanın korunmasını savunmuştur ama ekoloji bir bütün olarak tüm canlı organizmaları kendi içinde bulundukları koşullarla birlikte ele almıştır. Yani sadece çevreyi ve bu çevrede yaşayan insanı ve ortamı yaşayanlar için yaşanılacak bir ortam haline getirmek değil, insanla değil, onun etrafında kurduğu ilişki ve tüm yaşayan canlı varlıklara olan gereksinimi, onların bir bütün aralarındaki ilişkiyi inceler ve bu anlamda da aralarındaki sosyal siyasal bir durumu da ele alır. Buradaki ana fikir, içinde yaşadığımız evrenin bir bütün canlılar için yaşanılır olduğu ve aynı oranda tüm canlıların değerli olduğudur. Bugün kapitalizmin yarattığı “modern" toplum veya insanın geçmişte doğa ile ilişkisine şöyle bir baktığımızda, ilk insan doğada doğanın en üstün en akıllı canlısı değil, diğer tüm canlılar gibi var olan ve sadece hayatta kalma çabası içinde olan bir durumdaydı. Kendisini merkeze koyarak, kendi varlığını sürdürmek adına özel bireyci bir çabası yoktu. Doğanın ahengine uygun bir şekilde yaşıyordu, doğaya saygılıydı ve fazlasını istemiyordu. Sonrasında insanın üreticiliği veya doğallığında bulduğu yöntemler sonucunda zaman içersinde doğaya hâkim olma dürtüsü gelişmeye başladı. Bacon insanın doğaya hükmetmesi ve doğanın insana tabi olması gerektiği fikrini ortaya atarak insanı merkeze almıştır. 19. yüzyılda ise Engels toplumun doğayla uyumlu gelişmesinin doğru olan olduğunu söylemiştir. Engels şöyle demiştir: "…Özgürlük doğa yasaları karşısında düşlenmiş bir bağımsızlık da değil, bu yasaların bilinmesinde ve bu bilme aracılığıyla belirli erekler için yöntemli bir biçimde kullanılması olanağındadır. Bu dış doğa yasaları için olduğu gibi insanın maddi ve manevi varlığını yöneten yasalar içinde böyledir.” Burada Engels doğayla uyuma anlatırken, Bacon'un doğanın yasalarını hiçe sayarak onu kapitalizmin çıkarlarına teslim etmesi anlayışını iyi okumak gerekir. Engels'in ve Bacon'un açıklamasına baktığımızda maalesef günümüz insanı Bacon’cu bir tavırla kendisini de merkeze koyarak doğayı alabildiğince tahrip etmiş ve etmeye devam ediyor. Zira kapitalizmin tüm yasaları ve yarattığı özel mülkiyet ve onun yarattığı insan tipinin bir sonucudur bu durum. İnsanın benmerkezci anlayışı, tüketiciliği ve hep fazlasını istemesiyle doğanın talanı ve işgali gün geçtikçe artmaktadır.

Ekolojinin unsurlarına şöyle bir bakarsak;

1- Derin Ekoloji: Bu kavrama göre insanın kendisi dışında her şeyi kendisi için kullanımına karşı çıkar ve insanın da doğanın bir parçası olarak doğayla bütünlüklü bir yaşam tarzı içinde olmasını savunur.

2- Toplumsal Ekoloji: Her ikisinin de yani doğa ve insanın kendi bütünselliğini yadsımadan her ikisinin kendisine has özelliklerini ortaya koyar ve bununla toplumsal bir ekoloji kurar.

3- Ekofeminizm: Ekoloji ile feminizmden oluşmuştur. Fransız feminist Francoise d Equbonne tarafından kadının sömürülmesi, baskı altına alınması ile doğanın baskı altına alınması ortaklığı sonucu ortaya atılmıştır. Bu anlayış kadının özgürleşmesinin aynı zamanda doğanın özgürlüğünü de beraberinde getireceğini söyleyerek, tüm bu sömürü ve baskının muhatabının da ataerkil anlayış olduğu görüşündedir.

KADININ DOĞAYLA DOĞALLIĞINDA OLAN UYUMU ONU TOPLUMDA SÖZ SAHİBİ HALİNE GETİRMİŞTİR!

Ekolojinin unsurlarından sonra kadın ve doğanın uyumuna değinmişken buradan ekoloji ve kadın başlığımıza geçerek yazımıza devam edelim. İlk insan da kadın, doğanın koruyucusu, üreticisi olarak görüldüğü için onunla bir uyumu vardı ve bunun üzerinden doğayla birlikte bütünlük içinde yaşardı. İnsanın varoluş serüveninde kadın hep üreten koruyan, saklayan ve bir ahenk içinde çalışandı. İlk çağlarda kadının üretici, toplayıcı, saklayıcı yönü ile birçok ilerleme sağlanmış ve yaşam kolaylaştırılmıştır. Kadının doğayla doğallığında olan uyumu onu daha bilinçli ve toplumda söz sahibi, saygı duyulan haline getirmiştir. Kadının bu konumundan dolayı doğayla uyumunu anlatan 'toprak ana' ifadesi de buradan gelmiştir. Mitolojiye baktığınızda üreten, bereket, toprak gibi tanrılar dişil, savaşan, dağıtan, yok eden tanrılarda genelde eril olmuştur. Aborjinler için dünya henüz evrimini tamamlamamıştır ve bu nedenle insan en üstün değildir. Onlar bitkilerle hayvanlarla akraba olduklarına inanırlar ve önemli olan uyum içinde birlikte yaşamaktır. Aborjinler'de yedi kız kardeş gökyüzündeki yıldızlardı ve yeryüzüne inen ilk kadınlar olduklarına inanılırdı. Yine güneş olarak kabul edilen iki kız kardeş vardı. Kurukitu gök tanrısının eşiydi ve her yöne ışık saçardı ve verimliliğin sembolüydü.

Kızılderililerin mitlerinden birinde de doğa için şöyle söylenir: "Doğanın sözsüz öğreticiliğine dikkat kesilin. Bu büyük yaşam Ağındaki yerinizi duyumsayın. Sizi var eden bu yere ruhunuzla uzanın. Ayrı bir kişi olma kimliğinizi aşın ve bütünün bilgisini ulaşın…" Kadınları güzel kokan çiçekler olarak görürlerdi Kızılderililer. Dünya onlar için ana idi ve bu ananın yok edilmesi dünyanın da yok olması anlamına geliyordu. Buna benzer birçok örnek vermemiz mümkündür. Kadının bütünleştirici karakteri onu toplumun öznesi haline getirmiştir ve doğallığında ilk yaşamın temellerini kurmuştur ve böylelikle de toplumsal anlamda üreten olmuştur. Ancak günümüz dünyasında insanlığın insanlık üzerinde başlayan egemenliği ve sömürüsü yine aynı şekilde doğa üzerinde de kendisini göstermiştir. İnsan fazlasını istedikçe ve sömürü derecesini arttırdıkça kendisi ile birlikte doğayı da yok etmeye başlamıştır. İnsan, bitkiler ve hayvanlarla ekolojik sistem oluşmuştur ve bu denge bugün itibari ile aslında bozulmuştur. Yine buradan yola çıktığımızda insanın insan üzerindeki sömürüsü aynı zamanda insanın kadını baskı altına alması ve sömürmesi onu meta haline getirmesinden sonra doğayı da aynı anlayışı üzerinden çevirmeye başlamıştır. Çünkü insan bu ekolojik sistem içersinde yaşaması ve onlarla birlikte bir bütün olarak var olacağı anlayışını ya da gerçekliğini bir yere koyarak, sadece kendisinin ihtiyaçlarını giderecek şekilde gereken her yolu kullanarak, her yolu mubah görerek bir sistem yaratmasının sonucunda bugün doğa ve içindeki tüm canlılar bir tehlike altında yaşamaktadır. İnsanlığın bitmeyen açlığı yaşadığı doğa ile birlikte onun içindeki her şeye yabancılaşması özünde kendisine olan bir yabancılaşmadır çünkü içinde yaşadığı evrenin, doğanın bu zincirlerindeki halkalarının bir tanesinin bile kırılmasının onun bir bütün olarak yok olmasına sebebiyet vereceğinin farkında olmadığını ya da bunu dikkate almadığını göstermektedir. Alabildiğince süren çevre katliamları ve bunun sonucunda yaratılan çevre kirliliği denizlerin kirletilmesi, ormanların sürekli bir şekilde yok edilmesi, nükleer silahların aşırı derecede ülkelerin özel hedefleri haline gelmesi ve bu nükleer silahların bir tanesinin bile kullanılması ile dünyayı nasıl bir duruma sürükleyeceğinin farkında olunmaması ya da buna dair bugün için sömürü  dünyasının kendi çıkarlarını temel aldığı için bir öneminin olmaması günümüzdeki en büyük tehlikeleri oluşturmaktadır. Her gün dünya üzerinde milyonlarca ton çöpün üretilmesi yarın için, gelecek nesiller için dünyanın nasıl bir yere dönüşeceği konusunda bize yeterince bilgi vermektedir. Bu anlamıyla ekolojik dengeyi, ekosistemi kendi doğal yasaları ile devam ettirmenin tek yolu insan aklının içinde bulunduğu bu sistemde sadece kendisini görmemesi, özel mülkiyetçi anlayıştan çıkarak bir bütün bu zincirin halkalarının birlikte birbirine bağlı bir şekilde devam ettirilmesinin sağlanması ile olacaktır. İnsan tüketiciliğinden vazgeçerse, sürekli dağıtarak yıkarak yok ederek ilerlemekten vazgeçerse belki insanın gelecek nesiller için bırakabileceği yaşanılabilir bir evren olabilir. Son söz olarak yapmak zorunda kaldığımız bir yanlışı da belirterek bitirelim. Evreni incelerken onu oluşturan tüm katmanları ele alarak yaparsınız yani evren bu katmanlarıyla evren olmuştur. Bu nedenle doğa derken tüm unsurlarını gözeterek konuşmak gerekir ama biz bugün kendimizi farklı bir yere koyarak doğa ve insan tanımlamalarına gidiyoruz.

Yani doğayı anlatırken insan unsurunu, bitki unsurunu, hayvan unsurunu tüm canlı ve cansız öğelerini bilimsel tanımlamalar yapmak için tek tek ele alabiliriz ama bugün yapılan insan bir tarafa diğer canlılar bir tarafa koyarak hareket edilmesidir. Bu kapitalizmin yasaları doğrultusunda işleyen bir anlayıştır ve uzun vadede hiç kimse için yarar getirmeyecektir. İnsan ne zaman kendisinin de bu zincirin halkalarından biri olduğu gerçeğini idrak ederek hareket etmeye, sorumlu davranmaya başlarsa o zaman gelecek konusunda daha iyimser olabiliriz. Bu anlamıyla toplumsal kurtuluş mücadelesine soyunmuş herkesin bu mücadeleyi sürdürürken ekoloji konusunda da bir dertlerinin olması gerekir. Bunu en çok dikkate alarak yapması gerekenler olduğumuzu bir an bile unutmadan yaşamımızı, alışkanlıklarımızı ekositeme yabancılaşmadan sürdürülebilinir bir şekilde değiştirmeliyiz. Egoistlikten çıkıp ekolojik dengeyi gözeten bireyler olmalıyız.

 Halkın Günlüğü Sayı 13