13 Kasım 2018
%AM, %17 %400 %2018 %08:%Tem

Seçim Sonuçlarına dair; Kazanan kim? Kaybeden Kim?

Seçimlerin tamamlanmasıyla birlikte geniş halk kitlelerini sararak yaşanan yoğun politik atmosfer pek haklı olarak olağan ölçülerine doğru çekildi. Geniş kitleler ve burjuva  muhalefetin yoğun siyaset dinamizmi için reel durum böyle olmasına karşın; sosyalist, devrimci ve demokratik güçler için mücadelenin sadece taktiksel bir siyaset parçası olan seçimler süreci bitmiş ama siyasi iktidar mücadelesi ve ona bağlı mücadele ve örgütlenme görevleri kapsamındaki sınıf mücadelesi tüm canlılığı ve geçerliliğiyle devam etmektedir

HABER MERKEZİ(17.07.2018)-İkili burjuva seçimler sonuçlandı. Her yarış ve mücadelede olduğu gibi, kazananlar ve kaybedenler oldu. Kimileri kutlamalarla sevinçlere boğuldu, kimileri üzüntüye… Kimileri ise ‘’zafer’’ kazandık sananların aksine gerçek başarıya imza atarak inanılmaz baskı ve barbar mezalime rağmen ve ona inat demokrasi cephesinin rüştünü ispatladılar.

Seçim sonuçlarına dönük toplumsal yığınlardaki heyecan ve beklentiler çerçevesinde yaşanan gerilme-gerginlik seçim sonuçlarıyla birlikte yerini belli bir ‘’rahatlamaya’’ bıraktı. Kitleler ‘’tercihini’’ yapmış, ‘’demokrasi’’ rolünü oynamıştı ne de olsa, dolayısıyla ‘’yapılacak bir şey kalmamıştı’’ onlar için! Ama bizler için değil!

Sandık sonuçlarında ortaya çıkan tablo siyasi resmi netleştirerek aynı sınıfların iktidarı altında yeni bir sürece işaret etti. Ki bu süreç kısa dönem taktiksel yumuşamalar gösterse de, açık faşizmin onaylanarak kitle temeline kavuşturulan nitelikte kurumsallaşması içeriğiyle önümüzdeki dönemin ağır koşullara gebe olacağı anlamı taşımaktadır. Tehdit ve tehlike ciddi, uzun sürelidir!

Sonuçlarla birlikte belli kesimlerin beklentileri gerçekleşirken, diğer belli bir kesimin hayalleri yıkıldı ve sindiremediği sonuçları kabullenme çaresizliği içinde kendisini avutup umutlarını ‘’bir dahakine’’ ertelemek zorunda kaldılar. Önümüzdeki yerel seçimler burjuva muhalefetin ‘’züğürt tesellisi’’ olarak sığınakları oldu. Bizler için kazanılmış başarıdan öteye, moral bozmayı gerektiren en küçük bir nüve olmadığı gibi, burjuvaziye karşı mücadele bakımından ve izleyeceğimiz taktik-stratejik siyasetler bakımından özünde değişen bir şey yoktur.

Seçimlerin tamamlanmasıyla birlikte geniş halk kitlelerini sararak yaşanan yoğun politik atmosfer pek haklı olarak olağan ölçülerine doğru çekildi.  Geniş kitleler ve burjuva muhalefetin yoğun siyaset dinamizmi için reel durum böyle olmasına karşın; sosyalist, devrimci ve demokratik güçler için mücadelenin sadece taktiksel bir siyaset parçası olan seçimler süreci bitmiş ama siyasi iktidar mücadelesi ve ona bağlı mücadele ve örgütlenme görevleri kapsamındaki sınıf mücadelesi tüm canlılığı ve geçerliliğiyle devam etmektedir.

Düz bakış açısıyla, Erdoğan cumhurbaşkanı-başkanlık seçimini kazanıp tek adam pozisyonunda başa geldi. AKP-MHP koalisyon ittifakı meclisteki sandalye sayısı-milletvekili çoğunluğunu elde ederek belirleyici durumunu korudu. Sancılara gebe bir durum ve süreçten söz edilse de, mevcut durum bu ittifakın başarısını gösterdi. Bu süreç burjuva siyaset arenasını da yeni bir biçime taşıyan bir dönemeç oldu.

Siyasi açıdan ise, bu süreç parlamenter sistemin geride bırakılarak, ‘’cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi’’ denilen başkanlık sisteminin özgün bir biçimine, Türk-Erdoğan usulü başkanlık sistemine geçilmiş oldu. Tek adam tekçi faşist sultasına yasal olarak geçiş sağlanmış oldu. Sınıf hareketi açısından olduğu kadar, ulusal hareket açısından da bu süreç hakim sınıflar faşist diktatörlüğünün çok daha koyu, merkeziyetçi ve despotik bir niteliğe dönüşmesi itibarıyla negatif önem taşımaktadır. Özellikle faşizmin kitle desteğine oturarak kurumsallaşması ciddi bir tehdit olarak sınıflar mücadelesinin daha ağır şartlara maruz kalması ve koyu gerici bir süreçle karşı karşıya kalması anlamına gelmektedir.

Burjuva klikler açısından seçim sonuçlarının değerlendirilmesi, objektif durum ve bu durumu koşullayan şartları kısaca özetlersek;

Tek-tek partiler bakımından oy oranlarının şu veya bu düzeye düşmesi veya çıkmasına karşın, seçimleri kazanan AKP-MHP koalisyon ittifakı olmuştur. Meclis çoğunluğu aritmetiğine ilişkin matematiksel gösterge budur. Bu koalisyonun adayı Erdoğan cumhurbaşkanlığı-başkanlık seçimini kazanmıştır. Kuşkusuz ki, bu kazanma realitesi demokratik seçimlerle elde edilmiş bir başarı değildir. Kitlelerin gerçek iradesini yansıtan bir sonuç da değildir. Burjuva seçimler ve bunların gerici muhtevasına uygun olan eşitsizlikler ve anti-demokratiklikler vb zemininde elde edilmiş bir başarı ya da ortaya çıkmış bir sonuçtur. İktidar-devlet olanaklarının, baskısının, tekelci  hegemonyasının her bakımdan tek yanlı olarak iktidar edenlerden yana devrede olup muhalefet aleyhine büyük eşitsizlikler ve baskıların yaşandığı şartlarda yaşanan bir seçim olmakla birlikte, OHAL koşulları altında gerçekleştirilmiş olmasıyla da seçimlerin muhalefet bakımında adaletsiz ve eşitsiz şartlarda gerçekleştiği, dolayısıyla da ortaya çıkan sonuçların adil ve gerçekçi olmadığı açıktır.  Bu, burjuva seçimler ve burjuva sınıflar gerçeğinin bir yansımasıdır, başka bir şey de beklenemez. Bu burjuva seçim oyunu ve şartlarında CHP-İyi Parti-Fazilet Partisi eksenli ittifak seçimleri kaybetmiş, bu ittifakta çıkan cumhurbaşkanı adayları İnce, Akşener ve Karamollaoğlu da kaybetmiştir. İnce önemli bir oy oranı yakalayarak Erdoğan’a burjuva alternatif bir portre durumuna gelmiştir. Bunun yansımaları olacağı gibi, Akşener’in yeni aktör olarak siyaset sahnesine girmesinin de etkisi olacaktır.

Biraz daha ayrıntılı durum değerlendirmesi ise şöyle okunabilir; reeldeki durum itibarıyla AKP, CHP oy kaybına uğramıştır. Bu her açıdan anlaşılır olmakla birlikte, bilinen ittifak siyaseti çerçevesinde yaşanan düşüşler olarak da değerlendirilebilir. Bu anlamda esasta geçici bir oy kaybı olduğu söylenebilir. İyi Parti beklenilen başarıyı göstermese de küçümsenemez bir oy almıştır ve önümüzdeki dönemde siyasi arenanın bir aktörü olma eğilimindedir. Fazilet Partisi söylenen ve beklenenin tersine düşük oy alarak kayda değer bir dinamizm ve potansiyele sahip olmadığını gösterdi. MHP beklenilenin ve olağanın ötesinde bir sonuç elde ederek baraj üstü oy oranını aldı. Bu ‘’başarının’’ Erdoğan-AKP rüşveti ile kazanılan bir leke olduğu aşikârken, gerçekleştirdiği kişiliksiz siyasi dönüşüm bunun temelidir. Burjuva çömez Perinçek ve partisi ise, siyasi özüne uygun olarak azgın ve ırkçı-faşist bir Türk milliyetçiliği siyasetine sarılıp iflah olmaz Kürt düşmanlığı yapsa da, bu kokuşmuşluktan umduğu ve hesapladığı varlığı gösteremedi. Erdoğan’a yaranmacı kişilik ve burjuva pragmatist siyaseti tutmadığı gibi, sonradan yanaştığı burjuva muhalefetten de yüz bulmadı. Utanç ve rezilliğiyle hak ettiği lekeyi yakasına takıp sakladığı yüzünü ifşa etmekle kaldı.

Seçimlerin Gerçek Kazananı Demokratik Cephedir!

Seçimlere ilişkin gerçek muhasebe alanı ya da seçim sonuçlarında bizleri ilgilendiren asıl boyut,  hiç şüphesiz ki, komprador tekelci burjuva sınıf klikleri arasındaki iktidar dalaşı ve buranın kazananı-kaybedeni değil, bunlara alternatif olan demokratik cephenin durumu ya da başarısıdır. Seçimlerde iki burjuva cephe ve burjuva cepheyle demokratik cephe olmak üzere bir yarış bir de mücadele vardı. Burjuva klikler aralarındaki iktidar paylaşımı yarışında kazanan Erdoğan ve şürekâsı oldu. Olağan koşullarda bu sonuç oldukça zor gözükmekteydi ve Erdoğan’ın seçimi kazanması olağan biçimde ve doğrudan seçimlerin demokratik neticesi olarak gerçekleşmedi. O halde durumun özü nedir, arka plandaki gerçek nedir?

İktidara hangi kliğin geleceği meselesi her ne kadar seçimler aracı üzerinden yapılsa da, özünde seçimleri kazanarak iktidara gelecek kliğin hangisi olacağı çok yönlü şartlara bağlı olmakla birlikte, son tahlilde ülke pazarını elinde tutan egemen durumdaki emperyalist güç veya güçlerin belirlemesiyle kararlaştırılmaktadır. Erdoğan iktidarının eksen kayması düzeyinde ABD emperyalizmiyle arayı açmış olmasına karşın, tam da seçimler öncesinde bu ilişkileri tamir ederek anlaşmalara imza atması bir tesadüf değildi, olamaz da. Aynı süre zarfında gizli tutulmak kaydıyla İngiltere’ye giderek üç günlük görüşmelerde bulunması da bir rastlantı değildir. ABD emperyalizmi ve İngiltere emperyalistleriyle ne anlaşmalar yapıldığı, hangi tavizler ve sözler verildiği somut olarak bilinmemekle birlikte, ipleri bunların eline verdiği tahmin edilebilir bir durumdur ki, seçimleri kazanmasında bu anlaşma ve görüşmeler doğrudan rol oynadı. İngiliz burjuvazisinin dünya siyasetindeki oyun kurucu, düzenleyici, belirleyici etkisi rivayet olunan ama gerçek olan bir etkidir.  ABD emperyalizmi ile yapılan görüşme ve anlaşmalarla birlikte, tam da seçimlerin öngünlerinde Kandil’e operasyondan söz edilip hava saldırılarının başlatılması, Türk askerinin Membiç’e denetleyici güç olarak gitmesi ve PYD-YPG’nin Membiç’ten çekilme durumunun takvime bağlanarak gündemleştirilmesi yapılan anlaşmalar ve verilen tavizlerin karşılığı olmakla birlikte, seçimleri manipüle etmeye dönük muhtevasının olmadığı da söylenemez. Erdoğan’ın seçimleri kazanmasının arka planında diğer bir çok etmenle birlikte, esasta bu gerçekliğin yattığı inkar edilemez. Yani, ‘’kazanan’’ Erdoğan bu sayede ‘’kazandı’. Bunun en doğru ifadesi ise, seçimleri Erdoğan değil emperyalist güçler kazandı. Buradan çıkarılacak bir sonuç da, Erdoğan hala iktidarını ve iktidarı altındaki ülkeyi-pazarı emperyalist güçlere karşı bir pazarlık unsuru olarak kullanmaya devam etmekte, emperyalist güçler arası çelişki ve dengeleri değerlendirerek bu durumdan bencil iktidarı uğruna yararlanmaktadır. Rusya ile de, ABD ile de AB’li kim emperyalist ülkelerle de işbirliği temelinde ilişkiler sürdürmekte, birini diğerine karşı şantaj olarak kullanıp pazarlık gücü edinmektedir.

Kısacası, burjuva klikleri arsındaki yarışın kazananı biçimsel olarak Erdoğan ve şürekâsı olsa da, bu cephenin esas kazananı Erdoğan’ı maşa olarak kullanan ve ülkeyi talan eden emperyalist haydutlardır. Bu durumda seçimlerde gerçek zafer Erdoğan ve güruhuna ait değildir. Burada zaferden değil, satılmaktan söz edilebilir.

O halde seçimlerin kazananı, gerçek zafer kazanan kimlerdir? Hiçbir abartıya yer yok ki, seçimlerin gerçek kazananı, demokratik güçler cephesi ve özelde de siyasi partisi HDP şahsında Kürt ulusudur. Nasıl mı? Devleti elinde tutarak tüm kurum ve güçlerini pervasızca kullanan Erdoğan isimli tiran, devlet ve iktidar olarak Kürt ulusuna, demokratik hareketine ve siyasi partisi olan HDP’ye en pervasız biçimde saldırarak teröristlikle suçlayıp teşhir etti, hedef gösterdi. Bu baskısını seçim yasaları çıkararak yasal zemine oturttuğu hile ve oyunlarla derinleştirdi. Askeri sandık başına dikerek, sandıkları taşıyarak vb vs Kürt oylarını kontrol edip seçmeni üzerinde baskı kurarak bura oylarını kendisine devşirmeye, HDP’nin oylarını düşürmeye çalıştı. Bütün bunlar yetmedi, HDP’nin baraj altında bırakılması için açık talimatlar verip özel yönelim ve saldırgan politikalar devreye soktu. Kürdistan illerindeki seçimlerde insanlar katledilerek Kürt seçmeni terörize edilmek, sindirilerek sandıktan uzak tutulmak istendi. Bütün bu baskı ve şiddete varan özel yönelime rağmen Kürt ulusu iradesine sahip çıkmaktan geri durmadı; Kürt ulusu kendi siyasi partisi ve demokratik iradesine sahip çıkarak verdiği oylarla HDP’nin barajı aşmasını sağladı, bu baskı ve ağır şartlara karşın bunu başardı.

Öyle ki, Erdoğan ve güruhunun ırkçı-faşist baskısı burjuva muhalefet üzerinde tesir ederek HDP ile ittifak yapmalarını engelledi ya da bu muhalefet HDP ile ittifaktan kaçınarak HDP’yi fiilen dışladı. Ama bu kuşatmayı da başta Kürt ulusu seçmeni boşa çıkararak HDP’yi daha güçlü biçimde meclise taşıdı. Bu kuşatmayla baraj altında bırakılarak meclisten dışlanmak istenen HDP bir önceki vekil sayısından daha fazla(67) vekil çıkararak meclise girmeyi başardı. İşte gerçek zafer ve kazanma budur.

Bir hakkın daha teslim edilmesi gerekir ki, HDP’nin bu başarısında demokratik güçlerin de önemli katkısı oldu. HDP ile ittifak yapan sosyalist, devrimci, demokratik kurumlar güçleri oranında ciddi çalışmalar yürüterek HDP’nin barajı aşmasında etkide bulundular. Dolayısıyla söz konusu başarıdan bahsederken bu güçlerin katkı ve çabalarını inkar etmemek gerekir. Ki, diğer kurumlar gibi, Sosyalist Meclisler Federasyonunun da ciddi çalışmalar yürüterek katkıda bulunduğu somut gerçektir

Seçimlerin demokratik cephedeki kazanımı barajın aşılması ve çıkarılan milletvekili sayısında çarpıcı biçimde açığa çıksa da, kazanım bununla da sınırlı değildir. Seçimler sürecinde yürütülen politik çalışmalar, kitlelerle buluşan politik etkinlikler,  kitlelerin daha da politize olmasına sunulan katkılar, devrimci siyaset ve bakış açısının kitlelere ulaştırılması, demokratik kurum ve faaliyetçilerin yoğun politik atmosfere girerek çalışmalar yürütmesi, tecrübelerin edinilmesi ve kimi somut kazanımların elde edilmesi küçük de görülse diğer önemli kazanımlardır. Ötekileştirilen ve iradesi kırılıp teslim alınarak köleleştirilmek istenen mazlum Kürt ulusunun demokratik iradesinin açığa çıkarılarak inkar ve mezalimin karşısına inatla dikilmesine yol açan çalışma önemli bir kazanımdır. Tecrit edilerek susturulmak istenen ve horlanarak ulusal onur ve kimliği çiğnenmek istenen mazlum Kürt ulusuyla dayanışma ve yanında yer alarak milli zulüm karşısında tavır alma sorumluluğuyla yürütülen çalışmalar elbette ki anlamlı çalışmalardır. Bütün bunlardandır ki, seçimlere dönük izlenen taktik siyasetimizin eleştirilmesinin hatalı oluşu bir yana, bu siyaset ve tavrımızın devrimci olduğu tartışma götürmez bir doğrudur!

Seçimler ve sonuçları zengin bir tecrübe olarak taktik siyasetimizin isabetli olup sınıf siyaseti perspektifiyle geliştirilmesini doğrulamaktadır. Eğer mazlum Kürt ulusu Türk egemen sınıflarının milli baskı ve zulmüne karşı haklı bir mücadele verip başarı elde etmişse bundaki payımızdan dolayı sevinç duyarız. Ezen ile ezilen arası çatışmada proleter siyasetin tavrı ( bu çatışma şahsında) istisnasız olarak ezilenden yanadır. Geniş halk kitlelerinin kaderi ve tüm talep ve sorunlarıyla ilgili yaşanan her süreçte mutlaka bir irademiz olacaktır, olmak zorundadır. Kayıtsız kalmak proleter siyasetin tavrı olamaz! Bu prensipler ışığında, ilke ve amaçlarımızı gözetmek kaydıyla, sınıfsal perspektif ve somut koşulları dikkate alan yaklaşım zemininde taktik siyasetimizi saptayarak siyasi gelişmelerde irademizi ortaya koymaktan imtina edemeyiz. Stratejik hedefimiz devrim, siyasetimiz devrim doğrultusunda her türden demokratik hak ve kazanım uğruna mücadele tavrıdır! Bu seçimlerde belirlediğimiz taktik siyasetimiz tamamen budur, devrimin mantığına uygun devrimci siyasettir.

Cumhurbaşkanlığı Seçimi 2. Tura Kalsaydı Tavrımız Özetle Ne Olurdu!

Cumhurbaşkanlığı/başkanlık seçimlerine dönük politikanın esasta stratejik yaklaşımla ele alınması gerektiğini daha önceki ilgili tavırlarımızda ifade etmiştik. Bunun gerekçelerini de, cumhurbaşkanı seçiminin doğrudan devleti temsil sıfatı taşıyarak seçime katılıp taraf olmanın fiilen mevcut hâkim sınıflar faşist devletini şu ya da bu isim şahsında onamak anlamına geldiği-geleceğini, bu özelliği itibarıyla cumhurbaşkanlığı seçiminin milletvekili seçimlerinden nitel olarak farklı olduğu biçiminde izah etmeye çalışmıştık. Bununla birlikte mevcut cumhurbaşkanlığı seçimlerinde gerçek manada demokrat nitelikte bir adayın olması, bu adayın Kürt ulusunun iradesini temsil etmesi, yanı sıra Kürt ulusuna dönük en barbar biçimde uygulanan Türk hakim sınıfları tekçi-ırkçı-faşist milli baskı ve zulüm politikaları karşısında Kürt ulusunu destekleyerek onun yanında olma görev ve sorumluluğuna uygun olarak ve tali anlamda da bu seçimlerin tek adam sultası altındaki açık faşizmin kitle temeline oturtularak bu nitelikte kurumsallaşması tehlikesi açısından özel bir anlam taşıdığı şeklindeki gerekçelerle, komprador tekelci hakim sınıf adayları dışında Kürt ulusunun iradesini temsil eden ve gerçek manada demokratik bir kimliğe sahip olan adayın(Selahattin Demirtaş’ın) desteklenmesini taktik olarak benimsedik.

Yukarıdaki anlayış çerçevesinde açıkladığımız Kürt ulusu ve demokratik güçlerin adayı olan demokrat-ilerici aday Demirtaş’ın desteklenmesi biçimindeki cumhurbaşkanlığı seçimlerine taktik olarak katılma siyasetimizin, esas gerekçeleri ve stratejik anlayışımız bağlamında ele alındığında fiilen birinci turla sınırlı olduğu veya Demirtaş’ın adaylığına has bir katılma siyaseti olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Cumhurbaşkanlığı seçimine taktik olarak katılma siyasetimizi birinci turla sınırlı değerlendirmemiz Demirtaş’ın ikinci tura kalmayacağı öngörüsüne dayanmaktaydı. Yani, Demirtaş’ın adaylığı ile sınırlı olarak cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılma taktiği belirlediğimiz doğrudur. Dolayısıyla Demirtaş’ın adaylığının söz konusu olmadığı koşullarda taktik siyasetimiz karşılıksız kalarak stratejik siyasetimizin esas hale gelerek devreye gireceği de açıktı.

Tekçi, ırkçı-faşist ve komprador tekelci sınıflar devletine kimin başkanlık yapacağı bizlerin sorunu olmadığı gibi, böyle bir tartışma taraf olacağımız ve tercihte bulunabileceğimiz bir konu değildir, olamaz da. Demirtaş bu nitelikte olmamakla birlikte, mevcut sınıflar devletini temsil edecek bir aday niteliğinde de değildir. Dahası adaylığını da demokratik mücadelenin bir aracı-parçası görmekle birlikte, biçimsel olarak değerlendirmekteyiz. Demirtaş’ın mevcut devletin başına geçip bu devleti temsil etmesi için değil. Demirtaş’ın da bu düşünce de olduğunu düşünmüyor, varsaymıyoruz. Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığını-başkanlığını kazanacağı konusunda da bir hayalimiz, düşüncemiz yoktur, böyle bir olasılık değerlendirmemekteyiz. Dolayısıyla Demirtaş’ı demokratik mücadele ve taktik siyaset bağlamında, özellikle de Kürt ulusuna dönük köleleştirme, kuşatma ve ezme saldırılarına karşı sorumluluğumuz bağlamında destekledik. 

Demirtaş dışındaki diğer tüm adayların sınıf karakteri ve niteliklerinin, mevcut komprador tekelci Türk hakim sınıfları ve onların devletini temsil eden nitelikte olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Bu anlamda bu adaylardan her hangi birinin desteklenmesini, dolayısıyla da bu çerçevede başkanlık seçimlerine katılmayı ilkesel olarak ve stratejik siyaset bakımından doğru bulmuyoruz. Mevcut komprador tekelci sınıf ve klik adaylarını desteklemek bu sınıflar düzenini onaylamak olduğu gibi, sınıf işbirlikçiliği siyasetine düşmek olacaktır. Bizlerin burjuva düzeninin şu veya bu kliği, şu veya bu adayı arasında tercihte bulunma tavrımız olamaz. Faşist düzenin daha ‘’demokratik’’ olmasına karşı çıkmayız. Burjuva seçimler ve düzende bunun mümkün olmayacağı da kesindir. >Dolayısıyla şu veya bu komprador tekelci kliği tercih etmez, biri karşısında ötekini desteklemez,  yedeğine düşmeyiz. Komprador kliklerden her hangi birinin ‘’demokrasiyi’’ getireceğine inanmayız, böyle bir şey düşünemeyiz. Muhalefetteyken demokrasiyi dillerinden düşürmeyen burjuva kliklerin iktidara geldiklerinde faşizmi uyguladıklarına bütün tarihleri tanıktır. İktidara gelip yönettiklerinde baskı oranları arasında farklar mümkün olsa da son tahlilde komprador tekelci sınıflar devleti ve egemenliğini sürdürdükleri ve sürdürecekleri kesindir. Kesindir çünkü sınıf karakterleri özünde bir ve aynıdır. Aynı sınıflar devletini temsil edip sürdürmektedirler. Kısacası, ne ‘’demokrasi’’ söylemleri samimidir, ne de yönetirken uyguladıkları baskı ve faşizmin tonları onları desteklememize gerekçe olamaz. Demokrasinin devrimle geleceği görüşüne dayanan devrimci anlayış ve siyaset, demokrasiyi burjuva klik ve partilerinden bekleyemez. Tekçi, ırkçı-faşist paradigmalara dayanan hakim sınıf ve klikleri asla demokrasiyi getiremez. Bu onların tabiatına ve varlık sebeplerine terstir.

İkinci turda tavrımız boykot olurdu!

Hemen söyleyelim ki, bu seçimlerde M. İnce ve CHP ittifak bloğu galip gelseydi, yani siyasi iktidara gelseydi siyasi olarak belli bir yumuşama sürecinin gündeme gelmesi olasıydı. Arkasına aldığı kitlelerin taleplerini tamamen hiçe sayamayacağı için ilk yönetim aşamasında bu talepleri yansıtan bir eğilim yansıtacaktır. Tıpkı 60 anayasasında yer alan kısmi demokratik kırıntılar gibi… Olası gördüğümüz bu iktidar döneminde muhtemel gördüğümüz yumuşama süreci, Erdoğan sultası altında uygulanan keyfiyetçi pervasız baskı ve açık faşizminin azgın saldırılarından nispi olarak geri durma bakımından da objektif olarak gündeme gelecektir. Özcesi bu iktidar sürecinde belli bir yumuşamaya gitmek hem zorunlu, hem kaçınılmaz ve hem de objektif bir durum olarak mümkündü. Ne var ki, muhtemel saydığımız şartlardaki bu olası yumuşama süreci, İnce’nin de, CHP’nin de, ‘’Millet ittifakının’’ da demokratik olduğu-olacağı anlamına gelmezdi. Bilakis faşist devlet tüm paradigmalarıyla aktüel olmakla birlikte, bu sima ve kurumlar da komprador tekelci sınıf nitelikleri ve temsiliyetlerini sürdüreceklerdi. Açık faşizm yerine peçelenmiş faşizm, keyfiyetçi tek adam sultası yerine komprador tekelci sınıfların(elbette emperyalistlerin)sömürü ve talan düzenlerinin çıkarlarını koruyup sürdüren anayasal rejim hüküm sürecekti. Değişen ve değişmeyen öz itibarıyla bunlardan ibaret olacaktı…

Bugün Erdoğan cumhurbaşkanlığını kazanmış oldu. Bu süreç de belli bir yumuşamaya tanık olacaktır. Erdoğan ve iktidarı  karakterini kaybetmeyecektir ancak siyasal süreç ve önündeki sorunlar ile toplumsal talep ve bu talep zemininde muhtemel kitle hareketlerinin özellikle de önümüzdeki, günlerin ağır ekonomik şartlarda patlak vermesi gibi gerçeklerin yanında, iktidarı almanın rahatlığı ve bu iktidarı yeni sorunlarla karşı karşıya bırakmama adına benimseyeceği siyaset belli bir yumuşamanın yaşanacağını işaret etmekte ya da koşullamaktadır. Ama bu, Erdoğan’ın faşizmi uygulamayacağı anlamına gelmez. Ki Erdoğan ya da İnce olasılığında uygulanacağını varsaydığımız yumuşama sürecinin geçici olacağı da açıktır. Faşizm yeniden saldırgan vahşi dişlerini göstermekte gecikmeyecektir…

Özetle; cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura kalmış olsaydı, hiçbir adayı desteklemez, boykot tavrını benimserdik. Doğru devrimci tavır budur. Salt Erdoğan kazanmasın ya da salt Erdoğan karşıtlığı üzerinden tavır belirleyip siyaset yapmadığımız için, Erdoğan kazanacak gerekçesiyle ‘’Erdoğan’ın karşısında kim olursa olsun desteklemeliyiz’’ şeklindeki sınıf bakış açısı ve tavrından yoksun bir anlayışı benimseyemeyiz, benimsemezdik... Ne Erdoğan için ne de İnce için ve ne de başka bir düzen partisi adayı için kitlelerden isteyeceğimiz bir oy ve destek söz konusu olamaz, olamazdı. Hiçbir burjuva düzen partisi, ittifakı veya klik adayı için seçim çalışması yürütemez, oy isteyemez, istemezdik.

Erdoğan olmadığı gibi, İnce de (ya da başka bir burjuva klik adayı) halklarımızın çıkarlarını temsil edemez; ekonomik, demokratik, siyasi hak ve özgürlükler talebini karşılayamaz; ezilen mazlum ulus ve azınlıkların üzerinde milli baskı  ve zulmü kaldıramaz;  ezilen inanç kesimleri üzerindeki mezhepsel baskı ve zulmü ortadan kaldıramaz; faşizm ve gericiliği tasfiye edip demokrasiyi kuramaz!  Burjuva düzen partilerine karşı tavrımız ilkesel tutumdur. Ne milletvekilliği seçimlerinde ne de cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bu partileri ve adaylarını desteklememiz düşünülemez. Tersi tavır kendimizi inkar ve burjuvazinin yedeğine düşmektir.

Halkın Günlüğü Dergisi Sayı 16