10 Aralık 2018
%AM, %18 %409 %2018 %08:%Tem

“TC” nin, Menbiç ve Kandil’i İşgal Etme İştahı

Bugün “TC” hâkim iktidarı, bir ucu Kuzey Kürdistan’da, bir ucu Kandil’de, öbür ucu da, Efrin’ den, Minbiç’ e, Batı Kürdistan’da, PYD-YPG nin ana güç olduğu Suriye Demokratik Güçlerinin denetiminde olan Fırat’ın batısında  yer alan bölgelerde, sürdürdüğü işgal ve savaş, bölgesel gelişmeler ekseninde geleceği söz konusu olan Kürtler’ in ulusal haklarına karşı geliştirilen bir saldırı olduğu kadar,  coğrafyada belirlenmeye çalışılan statüler açısından da, emperyalist güçlerle pazarlık ekseninde kendisine alan açması bağlamında sürdürdüğü işgal ve saldırıdır. “TC” egemenler sistemi ve iktidarı AKP/Erdoğan, bu hamlelerle, bölgesel statülerin oluşmasında, asıl belirleyici  güç olamayacaklarını bilmektedirler. Ama çıtayı yüksek tutarak, asıl hedefi olan Kürt ulusunu, bölgede tüm demokratik haklarıyla, ulusal kimlikleriyle, sınıfsal karakteri olan inkar ve imha siyasetiyle boğmak istemektedir

HABER MERKEZİ(18.07.2018)-Genelde Ortadoğu ve özelde Suriye ve Irak coğrafyası   üzerinde, emperyalist ve bölgesel gerici güçlerin sürdürdüğü hegemonya-paylaşım ve egemenlik saldırılarında, emperyalist ve bölgesel gerici güçlerin belirlediği bölgesel stratejilerine uyum göstermeyen, keza bu gerici güçlerin stratejik planlarını boşa çıkaran bir yığın sosyal-siyasal bölgesel gelişmeler cereyan etmektedir. Gerek emperyalist-bölgesel işgalci güçlerin ve bölgesel gerici diktatörlüklerin stratejik planlarına karşı direnç odakları olarak örgütlenen ve gerekse de, bu işgalci ve gerici diktatörlüklerin siyasal-sosyal ortaklığında ama bu güçlerle kendi varlıkları için bir pazarlık gücü olarak örgütlenen güçler, bölgesel gelişmelerde askeri-politik çapları oranında aktör olmaya çalışmaktalar, emperyalist ve bölgesel gericiliklerin stratejik planlamalarında rol oynamaktalar. Son tahlilde, emperyalist hegemonyanın ana aktörleri ve bu hegemonyaya yedeklenerek bölgesel gerici çıkarlarını temsil etmeye çalışan tüm bölgesel güçlerin, belirlediği her strateji, sahada somut bir dirençle karşılaşmakta, işgalci ve hakim diktatörlükleri, gelişmelere göre yeni planlamalara, yeni “ittifaklara” zorlamaktadır. Lakin, emperyalist hegemonyanın işgalci ana aktörleri başta olmak üzere, bu hegemonya savaşının fiili ortağı olan her bölgesel gerici iktidarların, belirlediği her stratejik plan, sahada bir “ittifak” ve çatışma gücü ile karşı karşıya gelmektedir. Paylaşım ve egemenlik çıkarlarının niteliğini verdiği bu çatışma ve “ittifaklarda”, her bölgesel ulusal-sosyal kesimin kendi sınıfsal-ulusal-sosyal çıkarları ekseninde konumlanması, çıkarlarını her güçle uzlaştırma şansının olmaması, bölgesel derin çelişkiler üzerinden boyutlanan çatışmalara yön vermektedir ve hegemonya güçlerinin tüm planlamaları, bu nedenle sonuçsuz kalmaktadır. Emperyalist blokların, bu emperyalist bloklarla “müttefik” ve çatışma zemininde olan bölgesel gericiliklerin, bugün bölgede sonuç alamayan ve bu nitelikteki çatışmaların akabinde sonuç alamayacak bölgesel stratejilerinin, bölgesel koşullarda ortaya çıkardığı savaş ve yıkımın, çatışmaların yönünün bu güçler tarafından  tayin edildiği sürece bitmeyeceği gerçeği, tamda ifade etmeye çalıştığımız bu nedenden ileri gelmektedir. Yani, hegemonya savaşlarıyla, bölgeye kan ve ölüm, kitlesel göç, sömürü ve yıkım taşıyan mevcut barbarlık, paylaşım ve egemenlik kurma hedefi için, her ulusal-sosyal-sınıfsal güç arasındaki çatışmaları, kendi stratejik  planlamalarını güçlendirmek için derinleştirmekte, kendisine yedeklediği güçler arasında “uzlaşılar” sağlayarak bölgesel çatışmalara yön vererek inisiyatif olmaya çalışmaktadır. Böylesine karmaşık çatışmaların yaşandığı bölgede, çakalların dalaşının önünü alamadığı, sosyal-siyasal gelişmelerin ortaya çıkardığı tarihsel fırsatları, tarihsel haksızlıkları gidermenin örgütlü gücü olarak ortaya koyan, ezilen ulus-inanç ve sınıfların bölgede ortaya çıkardığı dinamik, bugün bölgesel gelişmelerde rol oynamakta, hiçbir güç tarafından yadsınamaz bir zeminde konumlanmaktadır.

Ortadoğu’da ve özel olarak Suriye ve Irak üzerinde sürdürülen paylaşım/ egemenlik savaşlarında, hem ortaya çıkan tarihsel fırsatlar bağlamında, hem de özellikle emperyalist hegemonyanın çatışmalarından beslenerek güçlenen İŞİD’e karşı verdiği mücadeleden, hiçbir gücün yadsıyamadığı düzeyde ulusal bilinç ekseninde örgütlenen, siyasi-askeri olarak önemli bir bölgesel aktör haline gelen Kürt ulusu, mevcut statüsü  ile hem bölgesel güçler için, hem de emperyalist aktörler için, denetime alınması, bölgesel emperyalist stratejilere yedeklenmesi gereken bir güç denklemine getirilmek istenmektedir. Çünkü Kürt ulusunun, ulusal bilinci ile konumlanmaya çalıştığı statü, bölgesel statükoyu tehdit edecek düzeyde güçlenmiştir. Egemenlik savaşında olan emperyalist blokları dahil, (ABD ve Rusya) başını “TC” egemenler sisteminin çektiği bölgesel gerici iktidarlar, Kürt ulusunun gelişen bu statüsünü, bölgesel siyasal-askeri stratejileri için risk olarak görmektedirler. ABD ve Rusya’nın, Güney Kürdistan “bağımsızlık referandumuna” karşı “TC”, İran ve Irak hakim güçlerinin kuşatmasına, “TC” nin Efrin işgaline onay vermesi, tamda bölgede örgütlü bir irade olarak şekillenen Kürt Ulusunun statüsünü sınırlamaya yönelik politikalarıdır. ABD ve Rusya emperyalistleri açısından bu sınırlama, Kürt ulusunu tamamıyla karşılarına alma-yok sayma düzleminde değildir. Çünkü bölgesel bir güç olarak Kürt ulusu, önemli bir konumda durmaktadır, Kürt ulusu gerçekliği hesaba katılmadan, hiçbir emperyalist projenin Suriye ve Irak’ta siyasal-sosyal karşılığı yoktur. Bunu bilen emperyalistler, ip üzerinde cambazlık yapma misali, gerici siyasetlerinin cambazlığını yapmaktadırlar. Kürt ulusunun varlığına “evet” ama, elde ettiği statünün daha da genişlemesini engelleme ekseninde, geriletilmiş ve denetim altına alınmış bir statü.. Akabinde bu kontrol altına alma, Kürtlerin bölgedeki emperyalist projelerin bir parçası haline getirme planı ile birleşmektedir. Kürtler, giydirilmeye çalışılan bu dar gömleği ne kadar kabul edecekleri, emperyalist güçlerin hangi bloğu ile, nasıl bir “çözüme” razı olacakları, bölgesel gelişmelerin seyrini belirleme açısından önemli olduğu kadar, emperyalist hegemonya kuşatmasına karşı alacakları tavır açısında da önemlidir. Bu yığınlarca çatışma ve çözümsüzlüğü içinde barındıran karmaşık bir durumdur ve süreç Kürtler açısından olumlu yada olumsuz olarak buna cevap verecektir. Ama emperyalist güçlerin statüsü geriletilmiş bir Kürt projesi, “TC” başta olmak üzere, Irak ve İran egemenler sistemi tarafından hemen kabul görecek bir proje değildir. Emperyalist blokların karşılıklı olarak bölgede şekillenen stratejileri ve bu stratejiler üzerinden yürüdüğü bölgesel güçler arasında çatlaklar yaratmaya çalıştığı bir kesitte, derin çatışma konusu olan Kürt sorunu üzerinden, hiçbir emperyalist güç, yanında duran gücü kaybetmek istememekte, dahası, dönem olarak karşıt güçle hareket eden bölgesel iktidarları yanına almaya çalışmaktadır. Bu durumdan en iyi vazife çıkaran “TC” hakim sınıflarının mevcut iktidarı, AKP-Erdoğan diktatörlüğüdür. Rusya ile  ABD arasındaki derin çatlaktan faydalanarak, Rusya’nın hesabına da gelen Efrin işgali, daha ileri adım olarak Minbiç üzerinde planlanan işgalci iştahta, ABD ile geliştirilen ilişkiler,  yeniden güncellenen “stratejik müttefiklik”, tamda anlatmaya çalıştığımız bu sosyal-siyasal zeminden beslenmektedir.

Bugün “TC” hâkim iktidarı, bir ucu Kuzey Kürdistan’da, bir ucu Kandil’de, öbür ucu da, Efrin’ den, Minbiç’ e, Batı Kürdistan’da, PYD-YPG nin ana güç olduğu Suriye Demokratik Güçlerinin denetiminde olan Fırat’ın batısında yer alan bölgelerde, sürdürdüğü işgal ve savaş, bölgesel gelişmeler ekseninde geleceği söz konusu olan Kürtler’ in ulusal haklarına karşı geliştirilen bir saldırı olduğu kadar,  coğrafyada belirlenmeye çalışılan statüler açısından da, emperyalist güçlerle pazarlık ekseninde kendisine alan açması bağlamında sürdürdüğü işgal ve saldırıdır. “TC” egemenler sistemi ve iktidarı AKP/Erdoğan, bu hamlelerle, bölgesel statülerin oluşmasında, asıl belirleyici güç olamayacaklarını bilmektedirler. Ama çıtayı yüksek tutarak, asıl hedefi olan Kürt ulusunu, bölgede tüm demokratik haklarıyla, ulusal kimlikleriyle, sınıfsal karakteri olan inkar ve imha siyasetiyle boğmak istemektedir.

ABD- Rusya ve “TC”  Denkleminde Kürt Ulusu Üzerindeki Kirli Pazarlıklar!

Bölgesel gelişmelere bağlı olarak, Kürt ulusunun karşı karşıya kalacağı saldırıları ve üzerinden sürdürülecek pazarlıkları anlayabilmek için, egemenlik/ hegemonya çatışması içinde olan emperyalist blokların (ABD ve Rusya), ve bunların bölgesel iktidarlar üzerinden(“TC” başta olmak üzere) hayata geçirmeye çalıştıkları politikaları, öngörüler bazında ifade etmek gerekir.

Özellikle son bölgesel gelişmeler akabinde, yeniden stratejik “müttefiklik” hatırlatmaları üzerinden “TC” ile diplomatik kur yapan ABD’ nin yaklaşımını ele alalım. “TC” nin Efrin işgaline sessiz kalarak onay veren ABD,  Minbiç konusunda ortak hareket etmeye açık bir politika izlemesi, bölgesel denklemde “TC” yi karşısına alarak bir siyaset yürütme yerine, “TC” yi de politik sürecinin bir parçası haline getirerek süreci devam ettirme yaklaşımı olarak ele almak gerekir. IŞİD’ e karşı taktiksel bir ortaklık olarak ifade edilen PYD-YPG ile ilişkilerinde, ABD’ nin asıl meselesi, IŞİD ile mücadele değil, bölgede Rusya’ya karşı kaybettiği inisiyatifi, Kürtler üzerinden en azından bir alan tutma hesabı üzerineydi. Bunun fiili gerekçesi, Rakka operasyonu, IŞİD’e karşı sürdürülen operasyonlar oldu. ABD’nin bu politikası, bölgede statü oluşturmak isteyen PYD-YPG önderliğindeki Kürt ulusu için, bir avantaj yaratıyordu ve Kürt ulusu bu avantajla, Batı Kürdistan’da ciddi bir alanda kontrol sağlayarak, bölgesel dengelerde ciddi rol alabilecek bir düzeye geldi. Ama bu statü “TC” yi rahatsız etmekle sınırlı kalmıyor, ABD’nin PYD-YPG ilişkileri üzerinden Türk hakim sınıfları ve Rusya ile ilişkileri son derece germekteydi. Kürt ulusunun batı Kürdistan’da bu kadar geniş alanı kontrol etmesi, ABD’nin bölge stratejisi açısında da onayladığı bir durum değildi ve Türk hakim sınıfları diktatörlüğünün, Kürtlere karşı inkar ve imha üzerine kurulu siyaseti, bu konuda ABD’nin de Kürtleri çekmek istediği statüye getirmekte rol oynayabilirdi. Rusya’nın  Batı Kürdistan Kürtleri’ni, ABD’den koparmaya çalışması, “TC” nin bölgesel anlamda Kürt ulusunun tüm demokratik haklarını tanımadan imha siyasetini sürdürmesi, ABD’nin, Kürtler üzerinden Suriye’de alan tutmaya çalışması, bu güçler arasında çatışmalı bir durumu ifade etse de, uzun vadeli stratejileri açısından Kürt ulusunun kontrol sahasının daraltılması zemininde, dönemsel olarak olsa da bir “uzlaşıyı” ifade etmekteydi. “TC” nin Efrin işgalinde, ABD’nin suskunluğu, Rusya’nın “TC” ye icazeti esasta bunun üzerinden sahaya yansıyordu. ABD, sahaya yansıyan tüm bu pazarlıkların somut siyasal karşılığı olarak, Fırat’ın doğusunda Kürtlerle kurduğu ilişki karşılığında, “TC” ile Minbiç’te uzlaşma, bu uzlaşma üzerinden bölge siyasetinde “TC” yi yanına alma ve bunun karşılığında, geçmişte olduğu gibi, Kuzey Kürdistan ve Kandil’e yönelik her türlü işgal ve katliamları destekleme biçiminde politikasını şekillendiriyor. Burada temel hedef, Fırat’ın doğusunda  bir Kürt statüsünü ve Kürt ulusunun ulusal demokratik haklarını tanımak değildir. Suriye’de geleceğinin pozisyonu açısından kilit rol oynayan, Fırat’ın doğusundaki askeri üslerini kalıcı hale getirmek ve Rusya’nın, “TC” üzerinden bu alanlara olası işgal saldırısının önünü almak istiyor. Kuşkusuz, ABD’nin bu siyasetini, Rojava Kürtleri başta olmak üzere, bölgede oluşacak Kürt statüsüne azgınca saldıran “TC”,  ve bölgede oluşan statülerinin askeri yollarla ezilmesi riskiyle karşı karşıya olan Kürt ulusunun Rojava önderliğinin, böylesi bir politikaya rıza göstermeleri, en azından bugün açısından zor. Bu somut çatışmalı durum olsa da, AKP-Erdoğan iktidarı, ABD ile yakalanan bu ilişki üzerinden, Minbiç ve Kandil  işgalini gündemleştirmektedir. Askeri ve politik anlamda, karşılıklı bu adımların sinyali verilse de, ABD’nin “TC” ile kurduğu ilişki  hala yürüyen bir süreçtir. Her ne kadar “uzlaştık”, “Minbiç’te ortak devriyeler gezecek” dense de, mutabakatın sahadaki karşılığı yeni çatışmalara vesile olacaktır. Sahada cevabı verilecek bu belirsizlikler içinde, net olan tek bir durum var, o da emperyalist haydutlar ve bölgedeki savaş-işgal gücü olan “TC” denkleminde, Kürt ulusu, bölgesel stratejilere göre kurtlar sofrasında pazarlanmaktadır.

Bölge stratejisi gereği, Kürtler üzerinden plan yapan bir diğer güçte, emperyalist hegemonya savaşının bir diğer aktörü olan Rusya’dır. Suriye’nin toprak bütünlüğü siyasetiyle, kendi himayesinde, Rojava Kürdistan’ını sınırlı özerklik ile, kendi politikasına yedeklemek, Rusya’nın başından beri var olan planıdır. Ancak bu plan ABD’nin, Kürtler’le kurduğu ilişki sonrası sonuçsuz kaldı. Hem PYD-YPG öndeliğindeki Kürtlerin ABD ile olan ilişkisini bozmak ve hem de Kürtlerin sahada alanını daraltarak Esad rejimi ile “uzlaşmaya” zorlamak için, Rusya, “TC” nin Efrin işgaline onay verdi. Son olarak Esad’ın, PYD-YPG’nin ana güç olduğu SDG’yi müzakere masasına çağırması, aksi tutumda askeri operasyonların devreye gireceği tehdidi, Rusya’nın planının bir sonucudur. Tıpkı ABD gibi, Rusya’nın sorunu, Kürt ulusunun ulusal hakları meselesi değildir. O esas anlamda, ABD nin, Batı Kürdistan’daki askeri varlığını tasfiye etmek istemektedir. “TC” nin Kürt ulusuna karşı olan tarihsel inkar ve katliamcı siyasetini, bu amaçla kullanmaktadır.  Bölge stratejisi açısından, ABD’nin askeri üslenme alanlarının varlığı ve ABD’nin Kürtlerle geliştirdiği ilişki, Rusya’nın işine gelmemektedir. Buna karşılık, direk ABD’yi dışlayarak, Kürtlerle kuracağı bir ilişkide, “TC” ile kurduğu ilişkiler çatlayacaktır. Hem “TC” yi yanında tutma, ve hem de, Kürt-ABD ilişkisinde çatlak yaratmak için, “TC” yi belli sahalarda Kürt ulusunun üstüne sürmek, ve Kürt ulusunun sahasını daraltmak, dönem bazında Rusya için daha kolay bir çözüm yaratmaktadır.

Tüm bu çelişkiler ve kirli pazarlıklar içinde, “TC”, Kürt kartını kullanarak, emperyalist bloklar arasındaki çatışmalardan vazife çıkarmak için, İran’ı da bu sürecin bir parçası yapmak istemektedir. Güney Kürdistan “bağımsızlık” referandumunda, İran ve Irak’la işbirliği yaparak askeri bir kuşatma gerçekleştiren AKP-Erdoğan diktatörlüğü, Kandil’e gerçekleştirdiği hava saldırısında da, İran’ın destekleyici konumda olduğunu açıklaması, bu siyasal hedefinin sonucuydu. ABD’nin bölgedeki işbirlikçileri üzerinden hedef aldığı İran, bu dönem Kürtleri karşısına almadığı için bu durumu ilk ağızdan yalanlaması, “TC” nin hilelerini boşa çıkarsa da, “TC”, İran üzerinden bu tür manipülasyonlar yapmaya devam edecektir.

Suriye ve Ortadoğu’ya yönelik dış politikasını, Neo-Osmanlıcı yayılmacılık üzerinden kuran “TC”, somutta tüm stratejisini, Kürt Ulusunun bölgedeki en ufak bir kazanımını katliam ve askeri işgalle bastırmak üzerinde kurmuştur. Bölgesel gelişmelerin altında ezilen Neo-Osmanlıcı hayaller gibi, dört parçada Kürt Ulusunu ezmeye çalışmak, hamasi bir beklenti olsa da, AKP-Erdoğan iktidarı, bu konuda, tarihsel inkarcı kini ile, Kürtleri katletme- tüm ulusal demokratik kazanımlarını yok etme rüyası görmektedir. ABD ve Rusya’nın bölge siyasetinden ve aralarındaki çatışmalardan faydalanarak işgal ettiği Efrin üzerinden, Kandil’e uzanma hamaset nutuklarını bundan dolayı atmaktadır. Ama, mevcut bölgesel dengeler ve esas olarak ordulaşarak örgütlenmiş, milli kimliği üzerinden uyanmış Kürt Ulusunun konumlanışı karşısında, AKP-Erdoğan iktidarının bu nutukları, sadece rüyadan öte bir anlam ifade etmemektedir. Bu somut gerçeği, Türk hakim sınıfları gerici faşist iktidarı da farkındadır. Bundan dolayı,  Batı’da, Kürtleri Fırat’ın doğusuna sıkıştırmak, Güney’de yeniden Barzani çizgisi üzerinden bir denetim oluşturmak ve Kuzey Kürdistan’da sürdürdüğü kanlı savaşı Kandil’e yayarak, Kürt Ulusunu hem bölgesel anlamda, hem de, Kuzey Kürdistan sahasında en geri statüye itmek istemektedir. ABD ile yeniden “ stratejik ittifaklar”  süreci başlatmaya çalışması, NATO içinde kendisine daha geniş roller biçmesi, bu eksende,  Avrupa emperyalistleri ile ilişkiler, “ terörle mücadele”, ekonomik sorunlar ve dış sermaye ile kurulması gereken “işbirlikleri” gündemli Erdoğan’ın İngiltere ziyareti,  ve aynı zamanda, elini tuttuğu Rusya’nın koluna sarılarak kendisine alan açmaya çalışması, AKP-Erdoğan iktidarının iç ve dış siyasete çıkış arayan diplomatik girişimleridir. Kürt ulusuna  karşı belirlenen kanlı savaş stratejisinin, bölgesel zeminde bir şansının olmadığını bilen “TC” faşist iktidarı, emperyalist ve bölgesel güçler arasında sürdürülen bu pazarlıklar ekseninde, Kandil ve Minbiç işgalini gündemleştirmiştir. Minbiç işgal hevesini yazımızın sonuna doğru  ayrı ele alacağız. Bu konuda Kürt ulusunu bekleyen büyük riskler ve avantajlar açısından ayrı  değerlendirmeye muhtaç bir konudur. Ama Kandil’e gerçekleştirilen hava saldırısı, “TC” iktidarının büyük bir başarı olarak ifade ettiği gibi, fiili bir işgalle Kandil’in dağlarına “Türk bayrağını dikene kadar ilerleyeceğiz” iddiası kadar karşılığı olmayan bir hava hareketidir. Ki Kandil “TC” askeri güçlerince, defalarca havadan bombalanmış, işgal girişiminde bulunulmuş ve başarısız olunmuştur. Yandaş-satılmış medya üzerinden servis edilen “bitirdik”-“bitireceğiz” naraları, yeni değil, geçmişten bu yana açıklanan pirus zaferleridir. Bu anlamıyla Kandil’e operasyon ve işgal girişimi, Türk hakim sınıfları açısından her zaman gündemdedir. Ama bu işgal’in sınır boyunda kuşatılması rahat olan bir Efrin gibi olmayacağı açıktır, yerleşik bir işgale dönüşme şansı da yoktur.

Kandil’e yönelik saldırı planının arkasında bir çok siyasal hesap bulunmaktadır!

Bu reel duruma karşın, Kandil’in havadan kapsamlı ve son teknik donanımlı uçaklarla bombalanması ve akabinde “Kandil’e gireceğiz “, açıklaması ile AKP-Erdoğan iktidarı, yakın ve uzun vadeli hesaplarını devreye koymuştur. Yakın hesap, 24 Haziranda baskın kararla yapılan ve tek adam diktatörlüğünün hukuksal çerçevesini belirleyen seçimler meselesidir. AKP-Erdoğan iktidarı, Efrin işgali ve Kuzey Kürdistan’da sürdürdüğü kanlı savaşın siyasal-ideolojik ayağında körüklediği şovenist-ırkçı dalgayı dağıtmamak için, Minbiç ve Kandil işgalini güncellemiştir. Toplumsal kamplaşma, ırkçılık-şovenizm ve kanlı savaş projeleriyle sürecini var eden AKP-Erdoğan ( MHP) iktidarı, Kürt ulusu üzerinde sürdürdüğü milli zulüm paralelinde, sokaklarda, iş sahalarında, bürokrasi-eğitim-kamu “hizmetleri” ve sosyal yaşamın tüm birimlerinde özel olarak kurumsal bir siyaset olarak belirlediği, ırkçılık-şovenizm ile, milliyetçi dalgayı geliştirmek istemiş ve sandıkta bundan vazife çıkarmak istemiştir. Ezilen ve sömürülen geniş halk sınıf ve katmanlarının, demokratik-ekonomik-akademik taleplerini öteleyerek, devletin ve milletin, vatan ve bayrağın beka meselelerini, geri kitleler üzerinden topluma ve burjuva egemen kliklere dayatması için, bu gerici kirli silahı kullanmıştır.

Çünkü hemen seçim arifesinde, döviz karşısında baş aşağı değer kaybı yaşayan Türk parasının durumu, artan işsizlik, yükselen enflasyon, toplumun açlık sınırına dayanan alım gücü, hukuksuz bir şekilde kamu ve özel sektörde işten çıkarılmalar, buna karşı gelişen grev ve direnişler, işçi ve köylülere dayatılan dar boğaz vb. gibi iktisadi veriler üzerinden dibe vuran ekonomik durum ve bu durumu baskı ile kontrol altına almaya çalışan mevcut iktidarın faşist uygulamaları, seçim sürecinde Türk egemenler sisteminin AKP-Erdoğan kliğinin karşısında konumlanan diğer gerici burjuva kliğe, ciddi bir siyaset yapma alanı olmuştur. Burjuva kliklerin iktidar uğruna bu siyasal hesaplaşmasından ayrı olarak, seçim sürecini, gerici sistemi tüm yönleriyle teşhir ve devrimci sosyalist siyaseti kitlelerle buluşturma siyasetini aktif olarak uygulayan, devrimci-sosyalist-ilerici güçlerin toplumsal dinamiklerle daha ileri düzeyde buluşması, AKP-Erdoğan iktidarını, seçim propagandalarında milliyetçi-şovenist damarı güçlendiren argümanlara yönlendirmiştir. Bu durumun yeni olması anlamında ifade etmiyoruz ama en etkili kullanılması babında durum budur.

Erdoğan, donandığı sınırsız-saldırgan yetkilerle yasama ve yürütme aygıtı olarak ele aldığı OHAL ve KHK larla, elindeki devlet olanakları ve medya tekeliyle, bu süreci tek başına sürdüremeyeciğini anladığından, başka hamlelere ihtiyaç duymuştur ve “terörle mücadele konsepti”, “dış düşman tehditi” ve bunların “kararlılıkla sürdürülmesi” planını gerici-şovenist ideolojik kuşatmanın etkisinde olan kitleleri kendisine oy potansiyeli olarak dönmesi için, Kandil hamlesini gerçekleştirmiştir. Kuşkusuz burda ikili bir hesap vardır. Bir yanı Kandil operasyonu ve işgal söylemi üzerinden milliyetçiliği körüklemek. Diğer yanı da, siyasal olarak her türlü işgal ve bölgesel saldırganlığa karşı duran HDP ve ittifak güçleri, tavır almaya zorlayarak, “bakın biz terörü eziyoruz-bunlar terörü destekliyorlar” manipülasyonu ile, HDP ve devrimci-sosyalist ittifak güçlerinin seçim propagandalarını sabote etmek, öne çıkan unsurları bu gerekçelerle tutuklamak ve ideolojik etkisindeki geri kitleler-örgütlediği paramiliter çetelerle toplumsal bir linç geliştirmek. Derinleşen bu çatışmalar üzerinden, kapalı gizli oturumlarında Erdoğan’ın direkt hedef olarak ifade ettiği gibi, HDP ve devrimci-sosyalist ittifak güçleri, seçim barajının altında bırakmak. Gazetemiz sayfalarında 24 haziran seçimleri ve sonuçları ayrı değerlendirme konusu olduğundan, AKP-Erdoğan iktidarının, Kandil saldırısı ile bağlantılı olan bu gerici-kirli planını vurgulamakla yetineceğiz.

AKP-Erdoğan iktidarının dönemsel siyaseti gereği, Kandil’e saldırmasının arka planında 24 Haziran seçimlerinin rolü olsa da, Kandil’e saldırmasının nedeni, sadece seçime gerici-kanlı bir siyaset yaratmakla sınırlı bir mesele değildir tabi ki. AKP-Erdoğan iktidarı, geçmiş “TC” iktidarları gibi, Kürt ulusuna karşı kanlı-katliamcı- inkarcı- ve imhacı siyasetleri gereği, Kürt ulusunun gerek savaş gücü anlamında ve gerekse de, sosyal-kültürel yaşam alanları anlamında, konumlandığı tüm  coğrafyalar, her zaman saldırı ve katliamlarla yüz yüze olmuştur. Geçmişte, “bitireceğiz” naralarıyla gerçekleştirilen “Şafak”, “Güneş” harekatları sadece birer örnektir ve planlarının dışında hep hüsranla sonuçlanmıştır. Bu günde, hemen hemen her gün bombalanan Kandil’e bu kapsamda bir işgal girişimi olasılık dahilindedir. Bölgesel gelişmeler ve emperyalist güçler arasındaki çatışmalardan kendisine alan açtığı koşullarda, AKP-Erdoğan diktatörlüğü bu saldırıları deneyecektir. Efrin deneyimi üzerinden uçak filoları ile bombalayarak, bir kara harekatına girişmesi, olasılık dışı bir durum değildir. Ama şu bir gerçektir. Kandil Efrin değildir. Sınırda dört tarafı kuşatılmış küçük bir alanda dahi zorlanan “TC” askeri kuvvetleri, savaş koşullarına göre geniş bir alanda konumlanmış, uçak bombardımanlarına karşı önlemler almış, gerillanın hareket alanına uygun bir coğrafyada, düzenli bir ordu ile girse de, büyük bir hüsranla geçmişte olduğu gibi geri dönecektir. Uçak bombardımanı ile, birkaç tepeye havadan küçük bir birlik indirip, Türk bayrağı asmak, olası bir işgal durumunda o alanda yaşanacak savaşın düzeyini ortaya koymaz. Geniş bir alana yayılan gerilla karşısında, geniş bir kara gücüyle mevcut koşullarda girme şansı yoktur. Buna karşın “TC”, yıpratma savaşının bir ayağı olarak, bugün sürdürdüğü tarzda saldırılarını sürdürecek ve Kandil özgülünde gerillanın harekat sahasını daraltmaya çalışacaktır. Bunun sonuçları da benzer saldırılardan farklı olmayacaktır.

ABD - “TC” nin Ortak Askeri Devriyeleri Ve Kürtler Açısından Menbiç’te Kurulan Tezgâh!

Rusya, Batı Kürdistan’da, ABD ile PYD-YPG arasında var olan ilişkide çatlak yaratmak için, “TC” yi etkin güç olarak kullandı. “TC” ordusunun Efrin işgali, Rusya’nın bu planı sonucu gerçekleşti. ABD buna karşılık, Fırat’ın doğu yakasındaki askeri üslerini koruma ve “TC” yi kendi nüfuz alanına çekmek için, Minbiç konusunda “TC” ile “uzlaşma” hamlesi gerçekleştirmiştir. Bu ve benzeri hamlelerle, karmaşık Suriye sahasında, her güç açısından derinleşecek çelişkiler, gerçekleştirilecek karşılıklı politik-askeri manevralarla süreç devam edecektir. Tabir yerinde olacaksa, bölgede çıkarlarını korumaya ve geliştirmeye çalışan her aktör, sahaya bir ip germiş ve üstünde cambazlık yapmaktadır. Bu cambazlıkda AKP-Erdoğan iktidarı, en pervasız ve sonuçları en kanlı gösteriyi sergilemektedir. Şam’da öğlen namazı kılma hayalinin çamura sapladığı bölge politikasının vehametini anlamadan, Kürt ulusunu her parçada kan ve katliamla boğma hesaplarını, pervasızca yapmaktadır. Emperyalist aktörlere ve bölgesel gerici güçlere bunun için her türlü tavizi vermeyi kabul etmekte, her türlü tehlikeli oyunu oynamaktadır. “TC” nin ABD ile kurduğu mutabakatın nasıl bir seyir izleyeceği, sahada cevap bulacaktır. Ama ilk verilere bakılacak olursa, Fırat’ın doğu yakasında, farklı bir sürece girmeme karşılığında, ABD Menbiç konusunda, “TC” nin “hassasiyetlerini” dikkate alacaktır. Çünkü ABD, AKP-Erdoğan iktidarını, bölge politikasında yanına çekmek için, ABD-YPG ilişkisi üzerinden köpüren “TC” yi teskin etmek istiyor. Stratejik bölge politikasında, Menbiç, bir “uzlaşı” alanı oluyor. Bu aşamada, kent merkezi dışında, ABD-“TC” askeri güçleriyle gerçekleşen devriye faaliyetleriyle, kurulan “uzlaşının” görüntüleri verilmektedir. İlerisi açısından sürecin alacağı biçim, tamamıyla bölgesel gelişmelere, bu gelişmelerin belirlenen stratejilere olan ilişkisiyle ele alınacaktır. Eğer ABD ile “TC” arasında yeniden ipler gerilmezse, Rusya bu yakınlaşmayı bölge stratejisi açısından risk görüp, başka bir bölgesel güç üzerinden çatışmaları kaşımazsa, PYD-YPG önderliğindeki SDG’nin Menbiç’teki iradesini tasfiye etmek, güncel bir hal alabilir. Bunun somut karşılığı, “TC” ordusunun Efrin’de olduğu gibi direkt bir askeri işgaliyle olması, güçlü bir ihtimal olarak durmamaktadır. Bundan çok “TC” ninde dahil olduğu, ABD’nin inisiyatifindeki bir güçle, Menbiç’i kontrol altına almak ve PYD-YPG güçlerini Fırat’ın doğu yakasına çekmek, daha güçlü bir olasılık olarak görülmektedir. Tabi Kürt ulusal güçlerinin çatışmadan Menbiç’ten çekilip çekilmeyecekleri ayrı bir sorudur.. Biçim ne olursa olsun, sonuçta Menbiç üzerinde bir işgal planlanmakta, Kürt ulusu üzerinde yeni bir kirli oyun oynanmaktadır.

Tam da burda Kürt ulusunun mevcut iradesi olan önderlik kurumunun ne yapacağı sorusu önemlidir. ABD nin, “TC” nin istediği düzeyde bir müdahaleye izin vermeyeceği beklentisi, Kürt ulusu açısından karşılığı olan bir beklenti değildir. ABD’nin Suriye stratejisi bağlamında, YPG ile hala bir ilişki sürdürme ihtiyacı olsa da, “TC” yi kendi stratejisine çekme amacıyla, Menbiç’te taviz vererek, Fırat’ın doğu yakasında kurulan konsept üzerinden YPG ile ilişkilerini tutmak isteyecektir. Minbiç’in IŞİD’ten alınmasında, PYD-YPG’nin ana güç olması, ABD’yi memnun etse de, bölge stratejisi-Rusya denklemi ve “TC” üzerinden yapılan hesaplar dikkate alındığında, “taktiksel ilişki” dediği, Kürt ilişkilenmesinde, Kürtlerin aleyhine olacak bir projeye olur verecektir. Kuşkusuz Menbiç bir Efrin değildir. “TC” nin, buraya olası bir işgali, Menbiç Askeri Konseyi’nin bu alandan çekilmeye zorlanması ile doğacak boşluktan, Esad rejiminin buraya müdahale etmesi olabilir. Bu da bölgede, emperyalist aktörler dahil, bölgesel güçler arasında yeni bir çatışma mevzisi anlamına gelecektir. Bu çelişkilerden faydalanarak pozisyon almak başka bir şeydir, ama bu olasılık üzerinden, “TC” nin, ABD ortaklığıyla Menbiç’te askeri bir harekata kalkışamayacaklarını beklemek başka bir durumdur. Sonuçta, Menbiç üzerinden, “TC” Kürt ulusuna karşı bir saldırı ve işgal hevesindedir. Buna karşı alınacak tutum, Kürdistan’ın dört parçasını da yakından ilgilendirmektedir. Hem emperyalist politikaların boşa çıkarılması açısından, hem de “TC” nin askeri işgal hevesleri açısından.  Menbiç, Kürt nüfusu ve coğrafyanın sahibi olması anlamında bir Efrin değildir yaklaşımları, bölgede Kürt ulusu ve ezilen bölge halklarına karşı geliştirilen saldırı ve işgal konseptini anlamamaktır.

“TC” Menbiç’i işgal etme iştahını, ABD ile uzlaşarak bir proje olarak ortaya koyarken, temel hedef, Kürt ulusunun tüm demokratik hakları dâhil ulusal statüsüdür. Rojava’yı tamamıyla kuşatmak için, ön yada ileri savunma alanları olan Menbiç ve Tel Ebyad’ı bundan dolayı düşürmek istemektedir. Kürt ulusu açından da, tüm ulusal haklarını ve topraklarını savunmak, bu alanlardaki duruşu ile direkt alakalıdır. ABD’nin bölgedeki varlığı, Kürt ulusu açısından bir güvence değil, bir tehlikedir. Tıpkı diğer işgalci güçler ve Rusya emperyalizmi gibi. Bu güçler karşılıklı birbirlerinin bölgedeki duruşlarını belirlemek için, Kürt ulusu üzerinde kanlı planlar yapmaktadır. Fırat’ın doğu yakasını tut, ama Efrin’i işgal et, Kandil’e saldır biçiminde cereyan eden fiilerin hepsi, emperyalist labaratuvarlarda hazırlanan senaryoların sonucudur. Kürt ulusu ortaya çıkan tarihsel fırsatlarla, tarihsel bir yol ayrımındadır.  Bu tarihsel fırsatların, emperyalist ve gerici bölgesel güçlerin, işgalci emellerine heba olmaması, örgütlü Kürt ulusal uyanışının, kendi kaderini kendi tayin etmesiyle olanaklıdır. ABD ve Rusya emperyalizminin ana aktör olduğu bölgesel işgal ve savaşlarda, böl-parçala-çatıştır ve kendi stratejik bölge politikalarına yedekle siyaseti, en az ulusal kaderini tayin etme savaşı gibi, cepheden savaşılması gereken bir siyasettir. Efrin’den Kandil’e, Kuzey’den Batı’ya, Kürdistan’ın her karış toprağı üzerinde sürdürülen işgal ve yayılmacılık, dört parçada, sosyalist bir Kürdistan perspektifiyle örülecek direnişlerle bertaraf edilebilinir. Bu aynı zamanda, emperyalist bölge yayılmacılığına da  verilmesi gereken cevaptır.

Halkın Günlüğü Dergisi Sayı 16