10 Aralık 2018
%AM, %18 %427 %2018 %09:%Tem

“Milli ve Muhafazakar” yalanları teşhir etmek devrimci bir görevdir

Bu gerçeğin bize salık verdiği şey, gericiliğin halkın zihni üzerindeki ideolojik etkisini kıracak özel politikalar, çalışmalar ve kampanyalar yürütülmesi elzemdir. Seçim dönemlerinde olsun ya da sonraki çalışmalarda olsun, çalışmalarımızın merkezine bu konuların alınması hayati derecede önemlidir. Sekter olmayan ve somut verilerle gerçeklerin halka anlatılması ve halkın aydınlatılması büyük devrimci bir görevdir. Bu görev önemlidir zira halkın derin ideolojik etkisi altında olduğu bu yalanlar zinciri ile köklü bir hesaplaşma yaşanmadan halk kitlelerini örgütleyebilmek, devrime seferber etmek çok zor olacaktır

HABER MERJEZİ(18.07.2018)-Ekonomideki olumsuz gelişmeler ve döviz kurlarında ortaya çıkan büyük yükseliş, AKP iktidarını büyük bir korkuya ittiği görülmektedir. Hele ki ekonomi ve ona bağlı döviz kurlarındaki önlenemez artışın seçim sürecine denk gelmiş olması AKP iktidarını ve özellikle Selefi sultan Tayyip’i büyük bir korku ve endişeye sokmuştur. Bir kez daha gördük ki dövizdeki durdurulamaz yükselişin gerekçesi yine dış güçlerin bir oyunu olarak açıklandı ve “ülkemizi dört yandan sarmış düşmanların işi” olarak ifade edildi. Selefi Sultan “bunlar AKP iktidarından nasıl kurtulacağız hesabı içinde oldukları için ekonomimizi çökertmeye çalışıyorlar” diyerek topu yine bildik “dış” sahalara attı. Bunlara öteden beri alışık olduğumuz için böylesi açıklamaları garip karşılamıyoruz. Türk egemenlik sistemi ne zaman çıkılmaz bir hal ile yüz yüze kalmıştır, yüz yüze kaldığı çıkmazları “dış güçlerin bir oyunu olarak” açıklaya gelmiştir. Geçmişte de bugünde durum hep bununla açıklandı ve AKP ile başındaki Selefi Sultan hükümeti de bu işin istisnası olmadı/olmayacaktı. Çözümsüz kalmış sorunlarda kendilerine düşen pay asla ve asla kabul görmemiştir.

İşin bir diğer garip yanı ise, 16 yılda bu yana ülkede iktidar olduğu halde Ankara Ticaret Odası iftar yemeğinde yaptığı konuşmada “24 Haziran 2018 seçim sonrasında ekonominin düzeleceği müjdesini şimdiden veriyorum” diyerek kamuoyunu aptal yerine koyacak kadar fütursuz açıklamalarda bulunabiliyor. Bir iktidar düşünün ki o an ülkeyi yönetiyor olsun ama kötü giden ekonomiyi düzeltme işini seçim sonrasına bıraksın. Bu tam bir yalan ve yalan olduğu kadar da komedi içerikli bir tiyatroya benziyor. Dahası, aslında bu söylem mevcut gidişata teslim olmuş bir iktidar durumudur ve yönetememe krizidir. 24 Haziran 2018 seçimlerini çok çeşitli taktiklerle kazanmış olsa bile bu gerçekten yönetememe krizidir. Seçim başarısından ötürü geçici bir rahatlama olsa da besbelli ki selefi sultan Tayyip ve şürekâsı için durum iç açıcı görünmüyor. Bunun nasıl bir biçim alacağını daha ilerde elbette göreceğiz.

Emperyalist aşamaya çıkmış kapitalist bir dünya sisteminin içine girdiği her kriz veya buhran, yalnız ve tek başına bir ülke ile sınırlı değildir. Hemen hemen her ülke kapitalist zincirin sıkı birer halkası ve o zincirin kopmaz birer düğümleri haline gelmiştir. Dolayısıyla, geçirdiği her kriz kaçınılmaz olarak zincirin diğer parçalarını da doğrudan etkilemektedir. Kaldı ki, ekonomik politikalar emperyalist merkezlerden belirlenerek çevre ülkelere doğru yayılmakta ve zincirin bütün halkalarınca bu politikalar uygun zaman ve şartlar içinde adım adım uygulanmaktadır. Ve bir yönüyle uygulanmak zorunda bırakılır.

Coğrafyamızda neoliberal ekonomik politikaların önünün açılmasında 24 Ocak kararları bir milattır!

Türk komprador egemenlik sistemi için bu durum ters orantılı işlemeyeceği açıktır. Öncesi bir yana, 1980 24 Ocak ekonomik kararlarını hatırlamakta yarar var. O dönem İngiltere başbakanı Margaret Thatcher tarafından dünya emperyalist burjuvazisinin ekonomik kriz çıkmazını aşmak için ileri sürdüğü yeni liberal politikalara göre, her ülkenin sınırları emperyalist sermayeye açılacak ve sermayenin genişleyip merkezileşmesi için ülke yönetimleri tarafından gerekli olan bütün şartlar sağlanacak ve böylelikle özelleştirme politikaları uygulanacaktı. Dünya kapitalizminin ve sömürü dünyasının ülkemizdeki anlı-şanlı adamı Özal bu görev verildi. Ancak, Özal’ın temsil etmeye çalıştığı özelleştirme politikalarının o günkü mevcut koşulları içinde uygulanma şansı yoktu. Zira o dönem parçalı ve değişik politik yönelimlere sahip olsa da, ülkemiz devrimci ve ilerici hareketi hatırı sayılır politik bir güç ve ağırlık sahibi olması itibariyle, halk kitleleri üzerinde önemli bir etkisi vardı ve devrimci örgütlüğünün seviyesi küçümsenecek gibi değildi. İşte özelleştirme doğrultusunda alınmış olan bu kararların uygulanabilmesi için yol üstündeki tüm engellerin mutlaka kaldırılması kaçınılmaz bir gereklilikti. Bu nedenle devrimci-ilerici hareket hedefe konulan asıl güç durumunda oldu. Grevlerin yasaklanması, halk direnişlerinin bastırılması, hak kesintilerinin sağlanması ve en önemlisi de halka önderlik etmeye çalışan devrimci hareketin ezilmesi için en sert tedbirler gerekli hale gelmişti. Sistemin nefes alabilmesi başka türlü mümkün görünmüyordu. Kaldı ki bu aynı zamanda emperyalist ağa-babaların dayatılan güçlü bir arzusuydu. Bu ise o güne kadar uygulanan yarı-faşist uygulamaların yerine tam bir faşist diktatörlüğün geçirilmesi, faşizmin yüzünü örten peçe durumundaki parlamentonun da lağvedilmesini gerektiriyordu. Bu amaç doğrultusunda yapılması gereken bütün uygulamalar, atılması gereken bütün provokatör adımlar atılmaya başlandı ve açıktan faşist diktatörlüğün alt yapısı hazırlanmaya başlandı. Faşist çeteler bu doğrultuda harekete geçirildi. Baskınlar, tutuklamalar, öldürmeler, işkenceler gibi uygulamaların çok daha katmerli olanları devreye konuldu. Ne var ki başarılı olamadılar. Alevi halkına yönelik bilinen katliam planları devreye sokuldu. Maraş-Sivas- Malatya gibi olayların hatırlanmasında yarar var. CİA ve MİT ortaklığındaki provokasyon faaliyetlerinin düzeyinde muazzam artışlar oldu. Yine de tam olarak istediklerini başaramadılar. Bu durumda ABD ve batılı tüm emperyalistlerin doğrudan planlı-programlı desteğiyle 12 Eylül askeri faşist cuntası devreye sokuldu. Bir zamanlama hatası ile ABD’li bir yetkili “Our boys have done İt” (Bizim çocuklar başardılar) diyerek darbeden bir gün önce açıklama bile yaptılar. Netice itibariyle askeri faşist diktatörlük, devrimci hareketi kan ve zulüm ile bastırdı. Böylelikle Evren cuntası, yerli ve emperyalist sermaye merkezlerinin planlarını uygulamak için gerekli bütün siyasi ve hukuki düzenlemeler eşliğinde 24 Ocak ekonomik politikalar devreye sokularak uygulamaya başlandı.

Bu özet açıklama ile asıl anlatmak istediğimiz şudur ki, Türk egemen sınıfları ve politik temsilcileri başlarına gelen her kötülüğün sorumlusu olarak gösterdikleri “dış güçler” ile aslında nasıl da iç içe olduklarını anlatmaktır. “Dış güç” dedikleri emperyalist-kapitalist merkezler ve onların ideolojik-politik-askeri ve ekonomik kurumları olduklarına göre ve komprador Türk burjuvazisi hem öncesinde hem de cumhuriyetten bu yana emperyalist kurumların bir parçası oldukları halde kendilerini “yerli ve milli” diye yutturmaya kalkıyor olmalarıdır! Neden çıkmazlarını “dış güçler” dedikleri ortaklarına havale ediyorlar?  Aslında gerçekler açık yerde duruyor. Sömürü ve talan üzerine kurulu sistem, emekçinin emeğine el koyarak ilerlemektedir. Ancak emekçilerin bu çıplak gerçeği görmelerini engellemenin bir yolu olarak yalana başvurma ihtiyacını görüyorlar. “Dış güçler” bayat türküsü bu amaçla söylenmektedir. Elbette “dış güç” teranesi de yeterli gelmeyecektir. Devreye bu bayat türkü eşliğinde “vatan ve millet aşkı” ile “yerli ve milli” dizeleri girmiştir. Yerli ve milli olan komprador Türk tekellerinin uluslararası tekeller ile bu ihtiraslı aşkın nereden geldiği özenle saklanmıştır. Bu noktanın hatırlatılması işlerine gelmez ve hoşlarına gitmez. 

‘’Muhafazakâr ve Milli’’ sultanın seçim sürecinde Londra’da işi neydi?

İşlerine gelmeyen ve hoşlarına gitmeyen bir yakın zaman örneğini daha verelim. Mayıs 2018 tarihinde selefi Sultan Tayyip Efendi 10 Downing Street olarak bilinen (Londra’da West Minister semtinde bulunan İngiliz Başbakanlık konutu) ziyarete neden ihtiyaç duydu? Bizim bu “muhafazakâr, yerli ve milli” Selefi sultan Tayyip ile ekibi bir “dış güç” temsilcisi olan hanımefendi Teresa May ve ekibi ile neler görüştüler acaba? Hem de “dış güçlerin AKP iktidarından kurtulmak istedikleri” bir zamanda bu dünyanın en seçkin “dış güç” temsilcisi ile görüşme neyin nesiydi? Tayyip sonrasında Mehmet Şimşek ve ekibinin devam ettirdiği görüşmelerin içeriği hakkında bilgisi olan var mı? Tutulan notlarda nelerin yazılı olduğundan haberi olanlar var mı? “Yerli ve milli” olmasının yanı sıra “muhafazakâr” da olan Selefi sultan Tayyip ile şürekâsının İngilizlerle yaptığı pazarlık ve anlaşmalar neden gizli tutuluyor? Neler konuşuldu, hangi hesaplar tutuldu, hangi sözler verildi? “Muhafazakâr ve Milli” sultanın işi neydi bu seçim sürecinde Londra’da?

Osmanlının dağılma sürecini yaşadığı zamanlarda devreye sokulan “dış güçler”  teranesini cumhuriyet hükümetleri tarafından devralınarak sürdürüldü. Osmanlı ülkesi dağılıyordu çünkü “düşman olan “dış güçler” Osmanlının varlığını istemiyorlardı” iddiası şimdi olduğu gibi o zamanlarda sürdürülüyordu. İşin ilginçliğine bakın ki işgalci-ilhakçı ve yayılmacı bir dış imparatorluk olarak Balkanları, Arabistan’ı, Ermenistan’ı Kürdistan’ı ve benzer ülke halklarının iradelerini ayaklar altına almış ve ülkelerini işgal etmiş bir Osmanlı, ilhak ve işgal ettiği topraklarda ezilen milletlerin haklı direnişini “dış güçlere” bağlayacak kadar da pervasız/desteksiz yalanlara başvuruyordu. “Dış güç” dedikleri diğer yayılmacı-emperyalist güçlerle çatışan çıkarlarının bir gereği olarak bazen girdikleri didişmeler bu gerçeğin özünü değiştirmez.  Osmanlı gibi mayasında halklara düşmanlık ve nefret yatan bir imparatorluktan başka türlü davranması elbette beklenemezdi. Osmanlı artığının çarpık bir çocuğu olarak onun yıkıntıları arasında doğmuş cumhuriyet ve yönetimlerinin özellikle de son yıllarda AKP yönetimi altında katlanarak büyüyen “dış güçlerin saldırısı” yalanları ve buna paralel geliştirilen “yerli ve milliyiz” sahtekârlıkları açıkça ortadadır. Kuzey Kürdistan’ın işgal ve ilhakı yetmezmiş gibi, Kobane saldırısı, Afrin işgali, Güney Kürdistan bağımsızlık referandumuna tehdit ve müdahalede gibi girişimleri ve şimdilerde Kandil saldırısı gibi Kürtlerin bütün direniş mevzilerine, şu veya bu emperyalist güç merkezleri ile anlaşmalı olarak saldırması doğacak bir Kürdistan korkusu ve aslında tamı tamına gerçek bir dış güç saldırısı  değil de nedir?

AKP ve  selefi sultan Tayyip Efendi ve egemen sınıf kliklerinin tümü, Kürt ve Kürdistan düşmanlığı ve korkularından kaynaklı birer dış güç olan ABD ve Rusya ile değişik derecelerde girdikleri dalaş ve hem de belli anlaşmalar orta yerde dururken, “dış güçler bizi istemiyor” söylemi kara bir propaganda olmasına rağmen halkın önemli bir bölümü bu propagandadan etkilendiği de bir gerçektir. Kısa süre önce Kadir Has üniversitesi tarafında yapılan bir çalışmada Türkiye halkı içinde ABD ve İsrail karşıtlığının büyük bir yükseliş gösterdiği ortaya çıkmıştır. Yükselen karşıtlık halkın Türk egemen sınıflarının bu yalanlarına inanmasının ötesinde daha başka gerçeklerin varlığına da işaret etmektedir. ABD emperyalistlerinin ve İsrail Siyonist yönetiminin çıkarları icabı Kürtlere dost görüntüsünün bu yükselişteki payını belirlemek yerinde olur. Batıda yaşayan kitleler gerek din gerekse de ırkçı-milliyetçiliğin azımsanmaz ideolojik etkisi altındadırlar. Türk şovenizminin derin etkisinden dolayı Kürt, Ermeni, Alevi ve diğer halklara yönelik değişen derecelerde bir nefret ve düşmanlık var Türkiye halkı içinde. Bu nefret, gerektiğinde kullanmak üzere Türk egemenleri tarafından uzun yıllardır beyinlere zikredilmekte ve gerektiğinde bu ırkçı zehri kullanmak egemenler için büyük bir nimettir. Ve bu ırkçılık sürekli körüklenmekte ve diri tutulmaktadır. “Vatan ve millet aşkı” “milli ve yerli” ve “muhafazakârlık” gibi kendilerinin bile pek önem vermedikleri gerici değerleri kullanmak ama gerektiğinde de bu gerici değerleri kınamak, yok saymak Türk egemen sınıf hegemonyasını sürdürebilmek için ne kadar hayati olduğu açıktır. 

Kısacası “hem yerli ve milli” olmak ve hem de ekonomiyi, siyaseti, kültürü, sosyal yaşamı dünya emperyalist sisteminin ihtiyacı içinde ve onlarla gayet uyumlu bir şekilde örgütlemek ustalığı Osmanlı ve yıkıntılarından ortaya çıkmış cumhuriyet yönetimlerine ait bir sahtekârlıktır. Yönetmede hayli maharet sahibi olanların bu ikiyüzlülüklerini açığa çıkaracak özel kampanyalar, özel politikalar ve çalışmalar büyük bir ihtiyaç olarak önümüzde durmaktadır. Ermeni soykırımı, Kürt katliamları, Dersim tertelesinin inkârı olan resmi tarih ve ideoloji halka kavratılmadan, emperyalistlerle girilen ilişkilerin mahiyeti somut verilerle açıklanmadan halkın demokratik fikirlerle aydınlatılamayacaktır. Çok açıktır ki ırkçı milliyetçiliği, dinciliği ve bu ikilinin bugün ki sentezi İslami faşist politikalar halkın önemli bir bölümü içinde ciddi derecede yer bulmuştur. Bu aslında Nazilerin Alman halkını etkisi alması ve onları vahşetlerine ortak etmesi kadar ciddidir. Kitlelerin bir bölümü, “vatan ve millet aşkı” nakaratları eşliğinde sistemi yürütmenin, yaşatmanın dayanağı durumuna getirilmiştir. Türk ve İslam inancı dışında olanlara karşı yürütülen türlü gerici politikaların kaynağı devlet olsa da, bu durum sadece devletle sınırlı olarak görülemez. Halk içinde de diğer dillere, kültürlere, inançlara karşı tahammülsüzlük ne yazık ki vardır. “Hepimiz aynıyız” söyleminin altında bile koyu bir inkârın yattığı aşikârdır. “Aynıyız” da anladıkları Türkçü-İslamcı hegemonyanın kabul edilmesinin dayatılmasıdır. Bunun daha çıplak hali “hepimiz Müslümanız, hepimiz Türk’üz gerisine ne gerek var” ırkçı ve inkâr kafasıdır. Ve gelmiş geçmiş tüm ırkçı-faşist yönetimlerin bin bir araçla yaydıkları yalanlara dayalı kara propagandalar halkı kör ideolojik bir önyargı ile doldurmuştur.

Gericiliğin halkın zihni üzerindeki ideolojik etkisini kırmak için özel politikalar ve kampanyalar yürütmek elzem olandır!

Bu gerçeğin bize salık verdiği şey, gericiliğin halkın zihni üzerindeki ideolojik etkisini kıracak özel politikalar, çalışmalar ve kampanyalar yürütülmesi elzemdir. Seçim dönemlerinde olsun ya da sonraki çalışmalarda olsun, çalışmalarımızın merkezine bu konuların alınması hayati derecede önemlidir. Sekter olmayan ve somut verilerle gerçeklerin halka anlatılması ve halkın aydınlatılması büyük devrimci bir görevdir. Bu görev önemlidir zira halkın derin ideolojik etkisi altında olduğu bu yalanlar zinciri ile köklü bir hesaplaşma yaşanmadan halk kitlelerini örgütleyebilmek, devrime seferber etmek çok zor olacaktır. Kaldı ki bazı tarihi şartlardan ötürü ortaya çıkabilecek ayaklanmalar sırasında bilinç dönüşümlerinde hızlı bir değişim olsa bile bu yeterli olmayacaktır. Biz daha bugünden, çalışmalarımızın her anında böylesi kaba yalanları ve sahtekârlıkları teşhir ederek halka gerçekleri anlattığımız oranda bir ölçüye kadar geleceğe doğru sağlam adımlar atmış oluruz. Eğer halk kitleleri hala geniş çapta sistem partilerinin en kaba yalanlarına inanıyorlarsa bunun altında yatan gerçeklerden bazıları bu saydığımız sebeplerdir. Bu bakımdan şimdi bu kaba yalanları, başka söyleyip başka yapan egemenlerin sahtekârlıklarını teşhir edebilecek yeterince veri elimizde vardır. Dün bir tahıl ve sebze ülkesi olan Türkiye bugün samanı, patates ve soğanı bile dışardan getirtilen bir ülke halkına anlatılacak ve anlatılarak kazanılacak tüm veriler fazlasıyla var demektir. O halde görev başına!   

Halkın Günlüğü Dergisi Sayı 16