20 Kasım 2018
%AM, %07 %529 %2015 %11:%Şub

Anlatılamayan

İzmir Buca 2 No’lu F Tipi Hapishanesi’nde tutulan tutsak Süleyman Erol’un gazetemize gönderdiği denemeyi okurlarımızla paylaşıyoruz

HABER MERKEZİ (07.02.2015)- Hücrede bir adam varmış derler. Belki gerçekten düşünürler, belki dokunup geçerler. Her durumda yaşam sürmek zorundadır.

Hücredeki tek adamın ruh halini anlamak kolay değildir. On beş yıllık hücre yaşamının her ayrıntısı artık tekdüze hale gelmiştir. Hani gözlerinin feri sönse de görme yetini yitirsen bile, kaç adımda nereye varacağını bilirsin

Bir insan gün ya da günler içinde ne yapar? Yatma-kalkma, yemek, mektup yazma bekleme saati, banyo saati… Zaman dilimlenmiş ekmek gibi parçalara ayrılmıştır. Mektup bekleme saatinde gözün, ister istemez kapıdaki dikdörtgen demir kapağa yönelir. Acaba?

Acaba bir dost emek harcayıp da anımsayıp da yazmış mıdır? Bu yazısız ilişkiler çağında. Yazmış ve üstelik pul yapıştırıp postaya da vermiş midir? Zarf, kâğıt ve pul ile bezeyip dışarının soluğunu, kargaşasını, seslerini, tozunu, dumanını… Canlılığını, birazcık da olsa benim hücreme yollamış mıdır? Bugün gri ortamıma bir renk, bir selam, bir gülümseme, bir anımsama heyecanı katılacak mıdır acaba?

Bir mektup, bir zarf, bir selamın anlamı, etkisi bu denli büyüktür burada. Çünkü hücre küçüktür!

Bir fırtınalı yüreğin sığamayacağı kadar küçük. İnsan yüceldikçe daha da küçülür hücre!

Hücrede her şey büyük görünür. İnsan, TV, radyo, sinek-arı vızıltısı, kokular… Evet özellikle kokular. Akşam yemeğinde nohut mu yoksa yeşil mercimek mi olduğunu, kendin bile ayırdında olmadan anlarsın; kokusundan.

İnsanın burnu, kulağı, duyguları hassaslaşır iyice hücrede. Korkunun, endişenin, neşenin, cehaletin, bilgeliğin kokularını ayırt etmeyi öğrenirsin.

Sanki dünyanın sırtına, karnına bir stetoskop dayamışsın da dinliyormuş gibi hissedersin. Almak, duymak istediğin sesler, kokular azalmış, yok olmuş; istemediklerin tümden doluşmuş, yoğunlaşmıştır hücrende, hücrelerinde. Seni kaplayan beton kabuğun ile bedeninin hücreleri bütünleşmiştir. Her soluk alışında kaburgalarınla birlikte duvarlar da esner sanki. Dünyayı sırtında taşımaktasındır.

Sıkça soluk almakta zorlandığın olur. Telaşla derin nefesler almaya çalışırsın; oltaya takılıp çekilmekte olan bir balık gibi. Havan çalınmıştır!

Donuk flüoresan lambanın ışığı batar gözlerine. Işıksızlık da batar. Tüm dünya bir olur, senin etine batar. Yüksek sesler batar, sessizlik de batar.

Yakınmazsın artık kulak çınlamasından, baş dönmesinden. Onlarla dost olmuşsundur. Örümcek beslemeye başlarsın. Av ararsın ona vermek için.

Bir an için ısıtır seni; az sonra kısıtlı sürede de olsa, bulutları görüp, bir nesneye benzetme oyununu oynayacak olman. Çocuk yanına sığınırsın, umutla. sek sek, yakalamaca, çelik çomak oynarsın kendinle; çelik de sen, çomak da. Yek enstrümanın kendi bedenindir artık.

Kalitesiz, yazmayan tükenmez kalemlerle mektup, öykü, şiir… Yazmak için oturursun, masa sandalye orantısı bozuk yerine. İlk yarım saatten sonra seni bekler; bel, sırt ve boyun ağrıları. Ayakların donar betonda. Ucuz, kantin malı keçeler bir halta yaramaz. Seni asıl üşüten ise yalnızlığın ayazıdır. Yalnız insan çok üşür.

Saç tıraşını permatikle kendin yaparsın. Kafanın arkasını göremezsin haliyle. Her zaman kırpık, kısa-uzun kıllar kalır. Kim görecek ki boş ver der geçersin.

Sırtındaki yaraya merhem sürmek gerekmektedir. Elin yetişmez. Yardım edecek bir “el” yoktur. Dünyada sana en uzak yerdir o sırada kendi sırtın!

Hücrenin içindeki çöp torbası kokmaya başlar. Reçeli nereye kaçırırsan kaçır, uyanık karıncalar bulur. Senin gidecek, geri çekilecek bir yerin yoktur.

“Yok oğlu yok”lara çarpar kafan sürekli. Yaralanırsın, kanarsın, kanın pıhtılaşır. Kendi ağzını, burnunu dağıtırsın. Sonra da kendin toplarsın.

Kimse duymamıştır, görmemiştir bunları. Anlatmak kolay değildir. Anlamak ise daha zor.

Hücredeki tek adam; ne denli yazsa; anlatsa kendini; o denli çoğalır anlatamadıkları…

Süleyman Erol

2 No’lu F Tipi Hapishane

C-85 Şirinyer Buca/İzmir