16 Kasım 2018
%PM, %21 %555 %2015 %12:%Haz

"Kırmızı Gül Buz İçinde” Değil Artık

Şimdi Filistin Askısı’nda Zeki Şerit’i gülümserken görme vakti. Ahmet Muharrem’i Şehremini’den yokuş aşağı yürürken görme zamanı, Meral tilili çeksin, Cafer bilge bilge gülümsesin, Aydın herkese sinirlensin, bağırsın sesi çınlasın, şimdi Ali Rıza gibi diz kırarak halay çekelim, haydi şimdi söyleyelim hep beraber;

Sabahtan kalktım da ezan sesi var

Ezan da sesi değil yar yar burçak yası var

Bakın şu deyyusa kaç tarlası var…

HABER MERKEZİ (21.06.2015)- Kırmızı Gül Buz İçinde” değil artık!

Hey hey hey buz kırıldı, kırılmaktan öte paramparça oldu. Eridi buzlar, sulara karıştı, sular çağladı, coştu, gürledi, hadi diyelim barajları da aştı, toprağa erişti… O buzlar, o kırmızı gülü kırk üç yıldır donmuş halde tutan, soğutan, üşüten o lanetli buzlar kırıldı. Güneş açtı, ısıttı,  toprak o suları aldı kana kana içti, köklerimize can geldi, hayat geldi, köklerimize tohumun kokusu geldi, köklerimize kuvvet geldi, yaşama sevinci geldi, var olma sevinci geldi. Göğsümüz kabardı. Hayatla sıhhatle doldu taştı. Büyük bir kavuşma yaşandı işin aslı. Büyük bir buluşma. Kara sevdalık hallerinin bitişi, aşığın maşuğa kavuşması gibi. Kırmızı gül buzların içinden kalktı, yaralarına baktı, hayatın sesini duydu, yaprak yaprak, dal dal, parçalanmış yerleri gelip oturdu tenine, kendine kavuştu. Kalktı. Yürüdü. Sevindi. El salladı, gitti. Gitti.

“Kırmızı gül buz içinde” değil artık. Güneş içinde. Hayat içinde. Köklere sızan suların içinde. Göğe bakan çiçeklerinin içinde. Kırmızı gül buz içinde değil artık.

Yürekli, cüretli, akıllı eller o buzları kırdı. Kırmızı gülü o buzların içinden aldı, güneşe bıraktı. Atılan yalnız birkaç kurşun değil, atılan kırk üç yılın biriktirdiği derin, çok derinlerden de derin, kuşaktan kuşağa geçmiş, büyümüş, katmerlenmiş, ağırlaşmış, ağırlaşmış öyle ki  genç, pırıl pırıl apak boyunları bükecek kadar ağırlaşmış bir ahtı. Ah. O ahı yaktılar. Kurşun olup yaktılar. Buzları kırdılar. Kırmızı gülün kokusunu saldılar. Ne demeli? Ne demeli onlara? Elleriniz yeşil olsun. Kızıl olsun elleriniz. Elleriniz ah o elleriniz, huzurlu, mutlu, dingin, pırıl pırıl, sular gibi. Elleriniz Aydın’ın o “hiç birimizin ama hiç birimizin, asla ama asla bir daha boynu bükük kalmayacak” dediğini fısıldadı. Ellerinizden öperim. Suya, kitaba, aşka, şiire yazdınız ellerinizi. Elleriniz ne hünerli, ne kıymetli, sözden öte, özden içre.

Şimdi o görünmez, bilinmez, yalnız en içeridekilerin bilip için için yaşadığı o derin yaslı hallerden, o gizli boynu büküklükten, o içimizi yakıp yıkan acılı, hatta biraz melankolik, hatta biraz her birimizi içten içe yakıp tüketen bir parça hazin, çokça mahzun, bıçkın hallerden çıkma zamanı. Kırmızı gül hayata döndü. Buzlardan kurtuldu. Şimdi o ellerin aklını, hünerini, cesaretini kim ne işle uğraşıyorsa orada gösterme zamanı.

Şimdi Filistin Askısı’nda Zeki Şerit’i gülümserken görme vakti. Ahmet Muharrem’i Şehremini’den yokuş aşağı yürürken görme zamanı, Meral tilili çeksin, Cafer bilge bilge gülümsesin, Aydın herkese sinirlensin, bağırsın sesi çınlasın, şimdi Ali Rıza gibi diz kırarak halay çekelim, haydi şimdi söyleyelim hep beraber;

Sabahtan kalktım da ezan sesi var

Ezan da sesi değil yar yar burçak yası var

Bakın şu deyyusa kaç tarlası var…

Hadi hep beraber söyleyelim. Sular yürüsün sesimizde. Seslerimiz çağlasın, kısık, küsük, pısık değil ama gür, neşeli, sevinçli, güzel. Güpgüzel.

“Kırmızı gül buz içinde” değil artık, ey ahali, bu ahvali al apar, al apar ötelere, berilere, gerilere, ilerilere, al apar zılgıtlar içinde, yürüyerek, koşarak, kanatlanarak hem çalımlı kanatlar çırparak, süzülerek bulutlar içre, bulutlar kadar hafif. Şimdi taşa koy başını, o taş kuş tüylerinden, kuzu yünlerinden yumuşak, yumuşak ve sıcak, uyu Partizan, uyu rahat, dingin, geniş, ağzında karadut tadı, uyu dinlen, daha yapacak çok işin var!

lmaz Şirinkuyulu