20 Kasım 2018
%AM, %02 %413 %2016 %08:%Eki

Tarık Akan’ın ölümü vesilesiyle ilerici-devrimci sanat ve sanatçının rolü

Egemenlerin resmi tarihlerine köklü itiraz edemeyen/etmeyen sanat-edebiyatın ilerici yanı güdük kalır. Gericiliğin kültürüne, geleneklerine, çarpıttıklarına, üstünü örtüklerine itiraz yoksa, hakikatler gün yüzüne çıkarılamaz. Böylesi bir sanat-edebiyat geleceği temsil edemez

HABER MERKEZİ (02.10.2016) - Tarihsel-toplumsal gelişmelerin sonucu olarak insan toplulukları bir dönem sonra sınıflara bölündü. Bu sınıfsal ayrışmanın kaçınılmaz olarak yansımaları oluyor. Diğer alanların yanı sıra, sanat, edebiyat ve kültürel alanda da değişen şartlara bağlı olarak bugünlere gelindi. Açıktır ki bu ayrışmanın doğal sonucu olarak her sınıf, yaşamı kendi ihtiyacına göre yorumlamaya ve biçim vermeye çalışmıştır.

Özel mülkiyet ilişkilerinin ortaya çıkardığı egemen sınıflar, insan ve doğa üzerindeki sömürüsünü devam ettirebilmek için sadece güvenlik ve hukuk gibi alanlarda değil, aynı zamanda sanat ve edebiyat alanında da geniş insan topluluklarını etkilemek, denetim altında tutmak ve yanlış yönlendirerek sistemi yeniden üretmeye ve sürdürmeye özel önem verdiler. Bu amaç uğrunda oldukça kapsamlı çalışmalar içinde oldular. Roman, şiir, resim, sinema, tiyatro gibi sanat edebiyat dallarında bu amaçlar doğrultusunda faaliyetlerine devam etmektedirler. Toplumun doğru bilgilenerek ilerlemesine, gelişmesine ve geleceği kurma çalışmalarına engeller çıkardılar. Bu engel koyma çalışmaları kesintisiz bir şekilde devam edilmektedir.

Dünyanın hemen her yerdeki durumu budur. Her bir ülkenin kaydettiği gelişme, ilerleme ve içinde bulunduğu şartlardan kaynaklı olarak değişik uygulamalar da olsa işin özü budur. Bu uygulamalar elbette her yerde aynı olmadığı için epey zenginlik gösterir. Ülkemizde ise bütün bunlar kendisine has özellikler ve uygulamalar içeriyor. Hem Osmanlı döneminde hem de Cumhuriyet döneminde sanat ve edebiyat esasen iki dönemi kutsayacak ve gerçekten olup bitenleri halktan gizleyecek ve halk nezdinde meşru hale getirecek dayatmalarla götürülmüştür. Roman, sinema, şiir ve diğer edebiyat eserleri, gerçeği gizlemek, çarpıtmak, üstünü örtmek şeklinde aktarılmıştır. Tüm bu uygulamalara karşı duran muhaliflerin maruz kaldıkları sonuçlar ise malumunuz! Resmi ideoloji, resmi tarih olarak da bilinen bu durumu normalleştirmek ve kabul edilebilir seviyeye getirmek için tepeden müdahaleler yapılmış, yasaklar getirilmiş ve uymayanlar ise ağır cezalarla susturulmaya çalışılmıştır. Türkiye egemen sınıflarının bütün kanatlarının, değişen hükümetlerinin uygulamaları böyle olmuş ve bu uygulamalar bugünde devam ettirilmektedir. Konumuz egemenlerin uygulamaları olmadığı için bu kısa vurguyu yaparak geçiyoruz. Burada esas mesele, ilerici-halkçı sanat iddiası içinde olanların ve bu sanatın yapanların tutumudur.

Akan, devrimciliği, “modernist-medeniyetçi” bir çerçeve içinde ele almıştır

Normalinde ilerici-halkçı ve devrimci bir sanat, mevcuttaki görünmeyen, görülmesi istenmeyen gerçeklerin derinliklerine inerek, görülmesi istenmeyenler gerçekler üzerindeki kara örtüyü kaldırmak ve temsil ettiğini düşündüğü ezilen ulus, sınıf ve halklar lehine o “sırrı” ifşa ederek kitleleri aydınlatmaktır. Toplumun ileri kesiminin iç seslerini çoğaltması ve tartışma ateşini körüklemesi gerekir.Türkiye/Kuzey Kürdistan gibi bir ülkede böyle yapılması özellikle çok daha önemlidir. Zira tarihi kanlı soykırım ve katliamlarla doludur "TC" sisteminin. Bedeli ne olursa olsun ilerici-halkçı ve devrimci sanattan beklenen budur. Ancak ülkemizde durum ne yazık ki esasta böyle değildir. Bunun böyle olmadığını Tarık Akan’ın hayatını yitirmesi ile bir kez daha tanık olduk. Ve bir kez daha gördük ki ilerici-devrimci olduğunu iddia eden sanatçıların ağırlıklı kesimi yalanlar üzerine inşa edilen resmi tarihin ve ideolojinin etkisinde kulaç atmaktadırlar. Sistemin açtığı çamur çukurunun içinde debelendiler. Bir sanata ilerici-devrimci diyebilmek veya onu adlandırabilmek için o sanat ve edebiyatın yada sanatçının ortaya çıkardığı eserin bireyi ve toplumu derinden etkileyerek sarsması, düşündürmesi ve mevcut olan üzerindeki yalan perdeyi aralayarak geleceğe bir kapı açması gerekir. Bunun böyle olması için dayatılanı, öğretileni değil, gerçekler üzerinde yoğunlaşması ve sistemle esaslı bir hesaplaşma yaşaması gerekir. Elbette ülkemizde gerici sistemle köklü olarak hesaplaşan Sabahattin Ali, Yılmaz Güney, Muzaffer Oruçoğlu, Kutsiye Bozoklar ve daha başka devrimci sanatçılar vardır. Ancak aydın ve sanatçıların kahır ekseriyetinin gerici sistem çemberini aşamadığını söyleyebiliriz. Tarık Akan üzerine yazılan çizilen ve söylenenlere bakıldığında bile bu durumu görebiliriz. Kendilerine komünistim diyenlerin bile gerçekleri nasıl çarpıttıklarına, görmezden geldiklerine şahit olduk. Tarık Akan gerçeğini olduğu gibi aktarmak ve olumlu-olumsuz ne varsa olduğu gibi aktarmak, sanat ve edebiyatta durduğu yeri objektif ele almak yerine, olmayan bir şeyi varmış gibi göstermenin özel bir çabası içinde oldular. Biliyoruz, devrimin yükseklerde seyrettiği şartlarda sinema dünyası üzerindeki güçlü etkisi nedeniyle Tarık Akan ve diğer bazı sanatçılar olumlu yönde etkilemişlerdir. Devrimci sınıf mücadelesinin öne çıkardığı proleter sanatçı Yılmaz Güney’in sanat-edebiyat; özellikle de sinema üzerindeki etkisi sayesinde bir çok sanat emekçisi ve Tarık Akan olumlu tutum içinde oldular. Böyle bir zaman diliminde Tarık Akan’ın Yol filmi gibi güçlü devrimci bir eserlerde rol almış olması takdir edilecek bir olumluluktur. Ancak biliyoruz ki aynı Tarık Akan’ın sanatına damgasını vuran esas yan, maalesef esasta bu yan değildir. Bu olumlu yanın devam etmesini çok arzulardık ama öyle olmadı. Tarık Akan, devrimciliği-ilericiliği, “modernist-medeniyetçi” bir çerçeve içinde ele almıştır. “Muasır medeniyetler seviyesine çıkma”yı devrimcilik olarak kavradığı içindir ki, Mustafa Kemal’e ve onun dünya görüşüne dayanarak ilerlemeyi ilericilik-devrimcilik olarak bellemiş ve ilerici-devrimci sanatı da böyle bir çerçeve içine hapsetmiştir. Bırakalım Mustafa Kemal döneminin kanlı uygulamalarını eleştirmeyi, tam tersine bu döneme kimi zaman sessiz kalmış kimi zaman ise savunucusu olmuştur. Belirtmek gerekir ki bu sorun, aslında Türkiye/Kuzey Kürdistan aydınlarının büyük çoğunluğunun yanı sıra, kimi devrimci-komünist olma iddiasında olanların da bir çıkmazıdır. Devrimciliği, gerici bir kliğe karşı, modernist-medeniyetçi gördükleri ama aslında değme ırkçı-faşist olan diğer damara yaslanarak mücadele düzeyine indirgemek aydınlar için çıkmaz bir yol olmuştur. Emekten, insandan yana olduklarını söylerler, sömürüye karşı durduklarını söylerler ancak konu Kürt katliamları, Dersim, Ermeni soykırımı olduğunda lal olur ve/veya amalar-umalar dolanır dillerine. Marks’ın vakti zamanında çok haklı olarak söylediği “bir ulusu ezen ulus özgür olamaz” sözlerini hatırlamak istemezler. Tekrar olacak ama bu gibiler, devrim dalgasının geniş kitleleri sardığı ve devrimci rüzgarın güçlü estiği zamanlarda, diğer ara katmanlar gibi, proleter devrimci çepere yakınlaşır ve olumlu bazı işlere imza atarlar. Zira, devrimin kabarma dönemlerinde sanat ve edebiyat dünyası derinden etkilenir. Sanatçıların önemli bir bölümünü içine katar. Tarık Akan’ın ve benzerlerinin olumlukları işte böyle bir dönemde olmuştur. Ancak rüzgarın tersten estiği zamanlarda ise, egemenlerin bir bölümüne karşı diğerleriyle birleşirler. Ne zamanki egemen klikler çıkarları gereği birleşir, işte o zaman bu orta oyuncuların tutumları daha berrak ortaya çıkar. 7 Haziran 2015 genel seçim sonuçlarının iptalinde, Kürt ve devrimci milletvekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılması sırasında ve 15 Temmuz günü Fethullah hazretlerinin hükümet ortağı olduğu Sultan bozuntusu Tayip’e askeri baş kaldırmasıyla yan yana gelmez sanılan iki düşman gibi görünen dincilerin ve laikçilerin kucaklaşmaları ile beraber, bizim orta oyuncuların tavırlarının ne olduğunu gösterdi. Tam da bu noktada, Tarık Akan’ın ve benzerlerinin nasıl bir tutum aldığını da ayrıca hatırlatmak isteriz. Bu olumsuz tutum halka ilericilik-devrimcilik olarak yutturulamaz. Ve dahası, "TC" devletinin “terörizmle mücadele” adı altında Kürdistan’da yürüttüğü haksız- gerici savaşın birer parçası olduklarına şahit olduk. Oysa, ilerici-devrimci sanat ve sanatçılardan beklenen bu değildir. Sanatın ve edebiyatın bir dili ve hiciv yoluyla da olsa bir politik tavrı vardır. Hani nerede haksızlıklara karşı tavır? Kürdistan’daki işgal ve ilhak için ne söylenmektedir? Kürtlerin barış arzularına karşı gerici savaşın yanında yer almak ilericilik-devrimcilik olabilir mi? Kürtlere yaşatılan bunca kanlı saldırılara karşı bir roman, bir film var mıdır? Neden ilerici-devrimci sanat iddiasında olanlar gerici savaşa karşı sokağa-eyleme geçmezler? Neden Ermeni, Dersim soykırımları söz konusu olunca susmayı tercih ederler. Kürtlerin ve diğer ezilen milliyetlerin ve inançların yanında olmayı, onları “muasır medeniyetler seviyesine” çıkarmayı yani Türkleştirmek-müslümanlaştırmak olarak algılamanın neresine düşüyor ilericilik-devrimcilik? İtiraz mı edildi? “Emperyalizm ile işbirlikçilik” olarak damgalanır.

Resmi tarihe köklü itiraz etmeyenin ilerici yanı güdük kalır

Egemenlerin resmi tarihlerine köklü itiraz edemeyen/etmeyen sanat-edebiyatın ilerici yanı güdük kalır. Gericiliğin kültürüne, geleneklerine, çarpıttıklarına, üstünü örtüklerine itiraz yoksa, hakikatler gün yüzüne çıkarılamaz. Böylesi bir sanat-edebiyat geleceği temsil edemez. Aslında Türkiye/Kuzey Kürdistan'lı sanatçının bu durumu, tamı tamına bir zıtların birliği halidir. Ne yazık ki ağır ve baskın olan zıt içindeki olumsuz yandır.

Bütün bu eleştirilerimizden sonra bile söyleyeceğimiz şey şudur. Hem bugün için hem de geleceğin sosyalist toplumunda, ilerici yanı güdük kalan ve ağır yanlışlarla muzdarip sanat ve edebiyata da bir yer açmak durumundayız. Hakikatleri açık açık söylemekten, yazmaktan imtina etmemizi kimse bizden elbette isteyemez. Toplumsal dönüşümün panzehiri olan eleştiri silahını yerli yerinde kullanacağız. Ancak sekter olacak da değiliz. Toplumsal dönüşüm için hem öğrenmek hem öğretmek, hem kavramak, hem de kavratmak için eleştiri silahı özel bir yere sahiptir. Dolayısıyla biz bunu “yüz çiçek açsın, yüz fikir akımı tartışsın” bakış açısıyla ele alıyoruz. Zira biliyoruz ki halk saflarında olan ve halka hizmet etmeleri gereken iyi niyetli bir çok aydın, ayın ilerici sanat adına yanlış yerde durmaktadırlar ve sistemden kopmamışlardır. Hal böyle olunca resmi tarih ve ideoloji aşmanın en etkili yolu bu ilkeyi geliştirerek sıkı sıkıya uygulamaktır. Mao, “çeşitli siyasi görüşleri yansıtan sanat ve edebiyat eserlerini hoş görüyle karşılamalıyız” der.

Mao’nun, ‘Halk içindeki çelişkilerin doğru ele alınması üzerine’ adlı makalesindeki bir alıntı yol göstericidir. “Yüz çiçek açsın, yüz fikir akımı yarışsın” Bu siyaset ülkemizde sanat ve bilimi ilerletme ve sosyalist kültürü geliştirme siyasetidir. Sanatta farklı biçim ve üsluplar, farklı biçimde yarışmalıdır. İleri tedbirlerle belli bir sanat üslubunu ya da belli bir fikir akımını zorla kabul ettirmek ve diğerini yasaklamak bizce, sanatın ve bilimin gelişmesine zarar verir. Sanatta ve bilimde doğru ve yanlış meselesi, sanat ve bilim çevrelerinde serbestçe tartışılarak ve bu alanlarda pratik çalışmalar yapılarak çözülmelidir. Kestirip atarak değil. Ve elbette bu ilke ışığında ne sekter davranacağız ne de liberal. Halk güçleri içinde yanlışları aşmanın başka bir yolu yoktur diyoruz.