20 Kasım 2018

Kültür Devrimi, Parti, Devlet ve Konjonktür Üzerine

Kültür devrimi pratiği ve sürecin gebe olduğu teorik çıkarımlar bizlere marksizm’in tarihe dinî bir yaklaşım, yavan bir evrimcilik ya da ekonomik indirgemecilik olmadığını bir kez daha hatırlatıyor. İdeolojik düzlemin, sınıflar mücadelesinin cephelerinden biri olduğunu ve kimi durumlarda, sınıf savaşımının nihaî sonucunun bu alanda belirleneceğini gösteriyor. Dahası, bu dersler, bizlere ideolojik alandaki sınıflar mücadelesi ile marksizm’in teorik algısı arasındaki somut bağları hatırlatıyorlar. Büyük devrimlerin sadece kitlelerin eseri olabileceği gerçeğini, devrimci önderlerin kitlelere rehberlik ederken de, Marksizm-Leninizm’in ışığını halka aktarırken de, her zaman emekçi kitlelerin mütevazı öğrencileri olmak zorunda olduklarını hatırlatıyorlar

Kültür Devrimi’ne yaklaşımı her ne olursa olsun, bir komünist sözünü etmekte olduğumuz bu toplumsal süreci basitçe görmezden gelme ve ona yüz çevirme lüksüne sahip değildir.

Kültür Devrimi’nin bir sav değil, tarihsel bir gerçeklik olduğu akıllardan çıkarılmamalıdır. Bu süreci sanki ahvâl-i âdiyedenmiş gibi, sanki sıradan bir olaymış gibi değerlendirmek de yanlıştır; zira bu gerçekten de tarihte daha evvelden eşi benzeri görülmemiş bir süreçtir.
Bu, kendisini var eden somut koşullara indirgenebilecek basit bir tarihsel gerçeklik değildir. Çin Komünist Partisi’nin “modern revizyonizme” karşı vermekte olduğu mücadelenin ışığında başlatılmış olmadığı gibi, Çin’i saran siyasî ve askerî ablukanın bir ürünü de değildir. Çin devriminin gelişim evrelerinden biridir kültür devrimi, onun evrimsel aşamalarından biridir. Gücünü geçmişten almaktadır ve geleceğini kendi ayakları üzerinde durarak var etmektedir. Bu sebeplerdendir ki, kültür devrimi – tıpkı Çin devrimi gibi – uluslararası komünist hareketin mirasının bir parçasıdır.
Kültür devrimi, kendisi için incelenmesi gereken bir tarihsel gerçektir. Süreç, içinde bulunulan konjonktürün bir koşuluna ya da diğerine pragmatikçe indirgenmeksizin, bağımsızlığı ve derinliği ekseninde irdelenmelidir.
Dahası, bu süreç olağanüstü bir tarihsel gerçektir. Bir yandan unutulmamalıdır ki, tarihte böylesi bir toplumsal sürece daha evvel rastlanmamıştır, diğer yandan da kendisini yoğun bir teorik araştırmaya tâbi tutmayı isteyenlere muazzam olanaklar sunmakta olduğu da akılda kalmalıdır.
Marks, Engels ve Lenin, siyasî bir devrimi takiben inşa edilen sosyalist altyapıya uygun bir sosyalist üstyapının inşa edilmesinin zorunluluğundan her daim söz etmişlerdir. Bunun gerçekleşmesi için ideolojik bir devrim, yani kitlelerin ideolojik konumlanışını kökten dönüşüme uğratacak bir süreç gereklidir. Bu tez, Marksist teorinin temel taşlarından biridir.
Lenin bu zorunluluğun bilincindeydi ve Bolşevikler bu doğrultuda ciddi çabalar sarf etmişlerdi; ama nesnel koşullar SSCB’nin kitlesel bir ideolojik devrimi gündemine oturtmasına engel olmuştu.
Çin Komünist Partisi kitleleri de peşinden sürüklemek ve yeni yöntemlere başvurmak suretiyle bu yolda ilerliyor. Gündemine böylesi bir kitlesel ideolojik devrimi oturtmuş oldukları açıktır ki süreci de “Kültür Devrimi” olarak adlandırmıştır.
Marksist kuramın şimdiye değin teorinin raflarından inmemiş bu ideolojik dönüşüm tezinin yepyeni bir tarihsel süreç ile buluştuğu şu dönemde hiçbir komünist Kültür Devrimi’ni görmezden gelemez. Bu buluşma siyasî ve teorik ilgiden başka ne tetikleyebilir ki?
Elbette ki bu sürecin şahsına münhasırlığı ve belirsiz seyri herkesi şaşırtıyor ve biraz da tedirgin ediyor. Ama böylesi yepyeni bir tarihsel hakikatin kafalarda bunca soru işareti oluşturmasından başka bir şey de beklenemez.
Bu şartlar altında, ciddi bir analiz gerçekleştirmeksizin hatasız bir çıkarımda bulunmaya kalkışmak mümkün değildir. Hiçbir komünist marksist ilkeler ışığında, elindeki mevcut dokümanlara başvurarak kültür devrimi’ni var eden siyasî ve teorik arka planı ciddi bir şekilde analiz etmeden bu sürece dair ahkâm kesme hakkına değildir.
Bu şu anlama gelmektedir: 1. Kültür Devrimi’nin siyasî bir gerçeklik olduğunu kavramalı, müdahili olduğu siyasî konjonktürü analiz etmeli, siyasî hedeflerini anlamalı ve bu hedefler doğrultusunda başvurduğu yöntemleri incelemeliyiz. 2.Bu siyasî gerçekliği Marksizm’in teorik ilkeleri ışığında analiz etmeliyiz (tarihsel materyalizm, diyalektik materyalizm) ve kendilerimize bu siyasî sürecin bu ilkelerle çelişip çelişmediğini sormalıyız. Politik ve teorik iki ayaktan oluşan bu ikili analiz metoduna başvurmaksızın bir Fransız komünistinin Kültür Devrimi’ne dair herhangi bir şey söylemesi mümkün değildir.

1-Kültür Devrimi’ni Var Eden Konjonktür!

 ÇKP resmi açıklamalarında Kültür Devrimi’nin arkasında yatan siyasî sebepleri açıklığa kavuşturmuştur (daha fazla bilgi için ÇKP merkez komitesinin resmi gazetesi Halkın Günlüğü’nde yayımlanmış olan “16 Madde”ye bakılabilir).

“Sosyalist ülkelerde mülkiyet ilişkileri sosyalist bir dönüşüme tâbi tutulduktan sonra da şu soru mevcudiyetini korur: Bundan sonra hangi yolda ilerlenecek? Sosyalist devrimi sonuna kadar sürdürüp komünizme mi ulaşılacak? Yoksa yarı yolda durulup kapitalizme geri mi dönülecek? Bu soru cevaplandırılmayı bekliyor” (15 Ağustos 1966 Halkın Günlüğü, baş makale.)
Bu yüzden kültür devrimi son derece belirgin bir siyasî soruya siyasî sahnede verilen son derece kesin bir yanıttır. Asla unutulmamalıdır ki sorulan soru keskin ve can alıcıdır.
ÇKP’yi bu soruyu yanıtlamaya icbar edense son derece belirgin bir siyasî konjonktürdür.
Ne var ki, bu konjonktürün nasıl bir konjonktür olduğu iyice kavranmalıdır.
Bu konjonktür, pek çoklarının sandığı üzere “küresel” bir konjonktür değildir. Yani belirleyici olan, Amerikan emperyalizminin Güney Vietnam kurtuluş mücadelesine ve Vietnam Demokratik Cumhuriyeti’ne yöneltmekte olduğu saldırılar ve Çin Halk Cumhuriyeti’ne savurduğu tehditler değildir. Kültür devrimi’ni açıklayacak olan konjonktür, sosyalizme içkindir.
Bu konjonktürün özü, ÇKP ile SBKP arasındaki çelişki de değildir. Mevzubahis olan Kültür Devrimi olduğunda, ülkeler arasındaki bu gerginliğin tali bir önem taşıdığı bir gerçektir. Kültür Devrimi, ÇKP’nin Sovyetlere verdiği bir yanıt değildir. Bu tartışmayı da dâhilinde barındıran daha temel ve kapsamlı bir sorunun yanıtıdır.
Kültür devrimi’ni var eden koşullar, Çin’deki sosyalist devrimin gelişim sorunları ile ilişkilidir. ÇKP, “bu soru bizlere keskin bir biçimde sunulmuştur” derken, ülkedeki durumdan bahsediyor. Aslına bakılacak olursa, ÇKP bu soruyu başka sosyalist ülkelere yöneltmiyor, diğer sosyalist devletlerin de Kültür Devrimi’ne benzer süreçleri başlatmaları gerektiğini iddia etmiyor. Ama yine de kültür devrimi’ni var eden konjonktürün sadece Çin devrimi’nin gelişim sorunları ile sınırlı olduğunu söylemek mümkün değildir. Çin’deki konjonktürün, aslında dünyadaki tüm sosyalist ülkeleri ilgilendiren bir konjonktür olduğu anlaşılmalıdır. Hatta Çin’deki konjonktürün sosyalist ülkelerdeki mevcut genel konjonktürünün belirgin bir tezahürü olduğu dahi söylenebilir.
Kültür devrimi’nin zeminini hazırlayan temel ve kritik sorunları anlayabilmek için sorunun baş gösterdiği yere çevirmeliyiz yüzlerimizi. Konjonktürü yanlış yorumlamamalıyız. Bu sorun ne “küresel konjonktür” (emperyalist saldırganlık) ile alâkalıdır, ne de “ÇKP/SBKP” ayrışması ile. Bu sorunun sebebini Çin’deki sosyalist devrimin gelişim sürecinde ve daha da ötesi, sosyalist ülkelerin içsel dinamiklerinde aramalıyız.
Sosyalist bir ülke derken neyin kastedildiğini biraz daha anlaşılır kılalım.
Tarihsel açıdan birbirinden farklı gelişim süreçlerinden geçerek proletarya diktatörlüğünün inşası ile sonuçlanan sosyalist bir devrimin gerçekleştirildiği ve bunu takiben ülkede iktisadî bir devrimin yaşandığı (üretim araçlarının kamulaştırıldığı, sosyalist üretim ilişkilerinin inşa sürecinin başladığı) bir ülkedir. Yani, sosyalist bir ülke proletarya diktatörlüğünün altında “sosyalizmin inşa edildiği” ve komünizme geçiş hazırlıklarının yapıldığı bir ülkedir. Bunun son derece uzun soluklu bir süreç olduğundan bahsetmeye de gerek yok elbette.
ÇKP’ye göre olumlu ve olumsuz sosyalist devrim deneyimlerinin – başarıları ve yenilgileri, karşılaştıkları zorluklar, gelişimleri (örneğin, SSCB’de, Doğu Bloku’nda, Yugoslavya’da, Çin’de, Kuzey Kore’de, Kuzey Vietnam’da, Küba’da) dâhil olacak şekilde – net bir analizi yapılırsa, her sosyalist ülke kaçınılmaz olarak bir dönemde ya da diğerinde, üretim araçlarını kolektifleştirmesi sürecini “aşağı yukarı” tamamlamışsa dahi, kritik bir sorun ile karşılaşacaktır: İki güzergâh sorunu.
Sorun, aşağıda sorular aracılığı ile ifade ettiğimiz sorundur.
Kapitalizmden sosyalizme ve daha sonra da komünizme geçilen devrimci bir sürecin çeşitli evrelerinin her birinde “geriye dönüş” tehlikesi yok mudur? Bu tehlike, devrimci partinin izlediği siyasî hattın ve o hattın uygulanış biçimlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmaz mı? Bu siyasî hattın gündemine oturttuğu hedeflerin arasındaki hiyerarşi ve siyasî hattın pratiğe geçirilmesi sonucunda ortaya çıkan nesnel mekanizmaların (ekonomik, ideolojik ve politik) bu tehdidin zuhur edişinde belirleyici bir rolü yok mudur? Bu mekanizmaların sosyalist bir ülkeyi kapitalizme geri çekmeleri ihtimâl dâhilinde değil midir? Dahası, emperyalizmin varlığı, elindeki olanaklar (ekonomik, politik, ideolojik ve askerî) ve sosyalist ülkenin sınırları dâhilinde kendisine yakınlık besleyen unsurları kullanarak ülkedeki kimi boş alanlara (örneğin ideoloji) sirayet edebilme olanağı, bu unsurlar aracılığıyla ülkeyi nötralize etme ve siyasî açıdan kendi yanına çekip edip üzerinde ekonomik tahakkümünü kurma ihtimâli bu geriye dönüş tehlikesini daha da gerçek kılmıyor mu?


Bu tehdidi göz önünde bulundurarak  ve Çin Komünist Partisi’nin an itibariyle başvurmakta olduğu terminolojiye başvurarak şunu soralım: Bir ülkede siyasî ve iktisadî devrim gerçekleştikten sonra o ülkede sosyalizmin geleceğinin % 100 garanti altında olduğu söylenebilir mi? Yugoslavya örneğinde bu geriye dönüşü çoktan görmedik mi? O hâlde, bir ülkede iktisadî ve siyasî açıdan uzun süre sosyalist bir sistem varsa; ama bu toplumsal yapıya – kapitalizmin yeniden inşa mekanizmalarının oluşumuna olanak tanıyan – farklı bir iktisadî, siyasî ve ideolojik içerik kazandırılıyorsa, bir yandan da ülke hızla emperyalizmin siyasî ve iktisadî boyunduruğu altına girmekteyse, o ülkede sosyalizm tehlikede değil midir?
Bu sorun bu şekilde dillendirildiğinde ÇKP’nin sosyalist bir ülkenin kapitalizme geri dönebileceği tezi ile tutarlıdır. Bu tezi göz önünde bulundurursak sosyalist ülkelerin sürekli kendilerini “iki yol”un ayrımında bulduklarını söyleyebiliriz. Bu ikilem, günümüzde dahi son derece kritik bir hâl alabilir. O hâlde, sosyalist ülkelerin üzerinde ilerleyebilecekleri iki yol vardır:
-Hedefe varan, yani sosyalizmin inşasına ve komünizme geçiş aşamasına çıkan yol;
-Hedeften sapan, yani ülkenin nötralizasyonuna, emperyalizmin siyasî ve ekonomik tahakkümüne girmesine çıkan “kapitalizme dönüş yolu.”
O hâlde sosyalizmin karşısında bu iki farklı yol belirdiğinde yapılabilecek iki şey vardır. “Yarı yolda durulabilir” ki bu geriye dönmekle aynı anlama gelir; ya da “yarı-yolda durmamak” tercih edilebilir ki bu da ilerleme anlamına gelir.
Çin’in resmi belgelerinde bu yollardan ilki “kapitalist yol” olarak ifade ediliyorken (“mesele, kapitalist yolu seçen önderlerdir”), diğeri “devrimci yol olarak ifade ediliyor.
Kültür Devrimi’ne zemin hazırlayan siyasî konjonktürün var etmiş olduğu siyasî sorun tastamam budur.
Kültür Devrimi, Çin açısından bu soruya bir cevaptır. Ama elbette bu sorunun da, çözümünün de Çin’in sınırlarını aştığı da açıktır.
Şöyle diyor ÇKP: “Biz bir yol ayrımındayız. Seçenek önümüzde. Ya yarı yolda duracağız ki bu durumda, her ne kadar aksini iddia etsek de kapitalizme geriye dönüş güzergâhında bulacağız kendimizi; ya da ilerleyeceğiz, gerekli adımları kararlılıkla atarak ‘devrimci yol’da ilerleyeceğiz.”
İşte tam da bu ikilemden ötürü kültür devrimi sürece müdahale etmek durumunda kalmıştır.
ÇKP’ye göre Çin’de sosyalizmin sağlamlaştırılması ve geliştirilmesi için, geriye dönüş tehdidinin ortadan kaldırılması ve devrimin geleceğinin güvenceye alınması için, siyasî ve iktisadî devrime üçüncü bir devrim eklenmelidir: Kitlesel bir ideolojik devrim.
ÇKP, bu kitlesel ideolojik devrimi “Proleter Kültür Devrimi” şeklinde adlandırıyor.
Sürecin nihaî hedefi, kitlelerin ideolojisini dönüşüme uğratmak, Çin toplumunda hâlâ yaygınlıkla rastlanan feodal, burjuva ve küçük burjuva düşünce akımlarını ortadan kaldırmak ve bunların yerine proleter ve sosyalist bir düşünce metodu yaratmak… Böylelikle, sosyalist iktisadî altyapıya ve sosyalist siyasî üstyapıya denk sosyalist bir ideolojik üstyapının inşası amaçlanıyor. Bu mutlak hedef, Kültür Devrimi’nin uzun vadeli hedefidir. Sürecin uzun soluklu olacağı açıktır.
Ama bu uzun vadeli hedef bugün “iki yol” ikileminin tehdidi ile karşı karşıyadır.
Bu hedefe ulaşma arzusu Çin’deki tüm resmi belgelerde dillendiriliyor ve mevcut hedeflerin arasındaki hiyerarşiyi daha açıkça ortaya koyuyor: “Gelişmekte olan sürecin hedef tahtasında partinin önder konumlarında bulunan ve kapitalist yolu tercih edenler bulunmaktadır.” Bu yüzden de her şey partinin içinde olup biteceklere bağlıdır. Ve işte tam da bu yüzden de kültür devrimi partinin içinde başlamak ve oradan hayatın diğer alanlarına yayılmak zorundaydı. Kültür Devrimi ile kitleler önderliğe oldukça açık bir soru yöneltiyorlar: “Hangi yoldan yanasınız, bizi hangi yola çekmeyi amaçlıyorsunuz? Kapitalist yola mı, yoksa devrimci yola mı?”
Kültür devrimi’nin bu temel hedefi, sürecin derman olması beklenen derde doğrudan cephe alıyor.
Tabi bu noktadan çıkışla, kültür devrimi’nin farklı hedefleri de olduğu anlaşılıyor. Nasıl ki ideoloji yaşamın her alanında mevcutsa, kültür Ddevrimi de iktisadî, siyasî, pedagojik vs. tüm ilişkilere sirayet etmiş olan gerici ideolojiye karşı mücadele ediyor.
Hayatın tüm bu alanlarına yayılan kültür devrimi süreci, uzun vadeli hedefi bir an olsun unutmaksızın kısa vadeli hedefler belirleyerek adım adım ilerliyor. Esas sorunun, “yani iki farklı yol” sorununun, çözümüne giden yol da bu şekilde aşama aşama inşa ediliyor.

 2-Kültür Devrimi’nin Yöntemleri

 Kültür Devrimi sürecinde başvurulan yöntemlere gelecek olursak, bu yöntemlerin kültür devrimi’nin kitleler tarafından gerçekleştirilen ve kitlelerin ideolojik konumlanışını devrimci bir dönüşüme tâbi tutma hedefini güden bir toplumsal süreç olduğu ilkesine sırt vererek uygulamaya konulduklarını her şeyden evvel öne çıkarmakla yükümlüyüz.

Mesele, salt üç beş aydının ya da önder kadronun düşünüş biçimlerini dönüştürmek kadar basit değildir. Hatta komünist partisinin ideolojisinin dönüşüme uğratılması da değildir. Bu süreci böylesine önemli ve benzersiz kılan, amacının ülkedeki işçi, köylü, aydın, kadın, erkek, yaşlı genç, yüz milyonlarca insanın yıllardan bu yana yerleşmiş âdetlerini, düşünce ve davranış şekillerini alt üst edip yeniden inşa etmek olmasıdır.
Elbette kitlelerin ideolojisini dönüşüme uğratacak böylesi bir süreç ancak kitle örgütleri kanalı ile faaliyet yürüten kitlelerin eseri olabilir.
Bu yüzden ÇKP geniş kitleleri sürece katmak için azamî çabayı sarf ediyor, kitlelere duyulan güveni bir kez olsun sorgulamıyor ve bütün önderleri de bu “kitle çizgisi”ni tereddütsüz bir şekilde izlemeye çağırıyor. Kitlelerin fikirlerini rahatça ifade edebilecekleri ortamların oluşturulması ve kitlelere kesin ve mutlak bir güven beslemek, her devrimci süreç açısından elzemdir. Her toplumsal mücadele sürecinde olduğu üzere, burada da hatalar olacaktır elbette; ama bunlar pratik içerisinde düzeltileceklerdir ve kitleler eylem içerisinde yoğrularak kendilerini geliştireceklerdir. Şüphesiz, bu süreci, şimdilik sadece “ihtimâl” kategorisinde bulunan aşırılıklardan ve hatalardan çekindiğimiz için rafa kaldırmak hatalı olacaktır; çünkü bu, hareketi sekteye uğratacaktır. Dahası, sürece direnenlerin olacağı da göz ardı edilmemelidir. Kültür Devrimi sınıf mücadelesinin bir biçimi olduğundan kaçınılmazdır bu. Bu direniş, eski egemen sınıfların kalıntıları tarafından sergilenebilir; ama aynı zamanda kitlelerin arasında eskinin düşüncelerine sahip kimi şahıslar, hatta parti önderlerinin kimileri dahi sürece karşı direngen bir tavır sergileyebilirler. Her vaka kendi özel koşulları içinde değerlendirilmelidir, dost ile düşman arasındaki ayrım belirgin hâle getirilmelidir. Düşmanları da ayrı ayrı ele almak, sahiden gerici ve saldırgan unsurları teşhis edip onlara karşı bu gerçeğe uygun bir tarzda mücadele etmek zaruridir. Kafası karışan, mütereddit ya da omurgasız olan önderler eleştiriden asla muaf olmamalıdır. Ama burjuva sınıf düşmanlarına karşı bile şiddete başvurulmamalı, mümkün olduğunca ikna ve tartışma ön plana çıkarılmalıdır. Köklü bir dönüşüm ancak böylelikle mümkün olacaktır.
Bu süreçte kitlelerin elindeki en sağlam yegâne araç kitle örgütleridir. Neticede, kültür devrimi’nin pratikte vücut bulan en yaratıcı ve orijinal yansımaları, süreç içerisinde beliren kitle örgütleridir. Bunlar, sınıf mücadelesinin diğer araçlarından (parti, sendika vs.) oldukça farklıdırlar. Kültür Devrimi’ne has bu örgütler, kitlelerin sınıflar mücadelesini ideolojik düzlemde vermelerine olanak sağlamaktadır.
Kültür devrimi’nin bu kendine has örgütlenmelerinin kitlelerin en alt kademede kurdukları tartışma grupları ve halk komiteleri gibi kurumlardan ve derneklerden gelişmiş oldukları açıktır. Lenin sovyetlerin önemini nasıl kavramışsa, ÇKP da bu örgütlenmelerin önemini o şekilde kavrıyor ve ülke çapında yaygınlık kazanmaları için canla başla uğraş veriyor.
Ama ÇKP bu yeni örgütlenmeler ile eskileri arasında bağlar oluştururken inanılmaz bir dikkat ile hareket ediyor. Bu sebepten kültür devrimi’nin partinin rehberliğinde geliştirilmekte olduğu gerçeği, devrimin hedeflerinin fabrikalarda ve tarlalarda “sosyalist eğitim” hedefi ile birleştirilmesinin zorunluluğu, öğrenci derneklerinin fabrika ve köylü kesimlere müdahale etmemeleri gerektiği, işçilerin ve köylülerin kendi kültür devrimi süreçlerinde özne olarak ön plana çıkma zorunlulukları sürekli olarak bizlere hatırlatılıyor.


Yine de, ÇKP, özellikle kentlerde yoğunlaşan ve hatırı sayılır bir çoğunluğu öğrenci gençlikten müteşekkil kitlesel gençlik örgütlerinin önemini ve öncü rolünü görmezden gelmiyor. Bir yandan, gençliğin içerisinden geçtiği eğitim sisteminin (okulun insanları ciddi şekilde etkilediği asla unutulmamalıdır) Çin’de burjuva ve küçük burjuva ideolojilerin bir kalesi olmuş olduğunu akıldan çıkarmamalıyız. Öte yandan yine unutulmamalıdır ki, sosyalist bir ülkenin gençliği savaşları ve en yoğun devrimci mücadele süreçlerini yaşamamış bir toplumsal tabaka olduğundan, aynı anda hem hassasiyetle hem de ehemmiyetle yaklaşılması gereken bir toplumsal kesimdir. Sosyalist bir ülkede doğmuş ve büyüklerinin hikâyeleri ile büyümüş olan bu gençleri “hazırdan devrimci” olarak görmek yanlıştır. Şayet gençlik kendisini siyasî hayal kırıklıkları, ideolojik kafa karışıklığı ya da bir tür “boşluk” ile karşı karşıya bulursa, bu boşluğu kolayca burjuva ve küçük burjuva ideolojileri ile dolduracaktır. Bunların başlıca tezahürleri pozitivizm, ampirizm ve uzmanlarla teknisyenlerde görülebilen “apolitik ihtisaslaşma”dır. Ama şayet sosyalist bir ülkede gençliğe böylesi yüce bir devrimci görevi bahşedecek güven mevcutsa, gençliğin kültür devrimi sürecine, yani mevcut ideolojinin dönüşüm sürecine katkısı muazzam olacaktır; gençlik, kendisini geliştirecek ve kendi ideolojisini de yeniden yaratacaktır. İdeolojiden en ciddi şekilde etkilenen kesimin gençlik olduğu akıllardan asla çıkarılmamalıdır. Mesele, sosyalist bir ülkenin gençliğinin kuşanacağı ideolojinin hangisi olduğudur. Kültür devrimi bu meselenin çözümüdür. Kültür Devrimi’nin gençlik örgütleri geleceğin yaratıcılarıdırlar.
Son olarak, kültür devrimi çağrısını yapanın, geniş kitleleri sürece müdahil olmaya davet edenin, kitle örgütlerinin gelişimi ve yaygınlaştırılması mücadele verenin ve “kapitalist yolu” seçen önderlerin eleştirisi de dâhil olmak üzere süreç içerisinde başvurulacak yöntemlere rehberlik edenin Çin Komünist Partisi olduğu asla unutulmamalıdır. Bu yüzden Çin Devrimi’nin merkezi ve öncü öznesi hâlâ partidir. Partinin büyük bir ısrarla Kültür Devrimi’nin teorik ve pratik hattını örmüş olduğu, yani “Mao Zedong Düşüncesi”ni ortaya koymuş olduğu da akıldan çıkarılmamalıdır. Elbette bu, Çin Devrimi’nin muazzam zengin deneyimi ile geliştirilmiş Marksizm-Leninizm’den başka bir şey değildir.
Yani Kültür Devrimi, kitlelerin kör ve doğrultusuz bir “kendiliğindencilik” silsilesi olmadığı gibi siyasî bir macera da değildir. Kitleleri sürece katma uğraşı, kitlelere duyulan güven ve kurulan kitle örgütleri, kitlelerin ihtiyaçlarını gidermeye ve potansiyellerini açığa çıkarmaya yöneliktir. Kültür Devrimi partinin bilinçli bir tercih ile üzerinde ilerlemeyi seçmiş olduğu bir yoldur, ama aynı zamanda somut koşulların somut tahliline sırt vermektedir. Dolayısıyla Marksist teori ve pratik ile tutarlıdır. Kültür Devrimi açısından tek rehber, teoride olduğu üzere pratikte de Marksizm Leninizm’dir. Kültür Devrimi sürecini var eden konjonktür, sürecin hedefleri ve başvurduğu yöntemler bunlardır işte.
Doğal olarak, Kültür Devrimi’nin bu politik analizi çok sayıda teorik soruna gebedir.
Kültür Devrimi süreci, salt mahiyeti ve gelişimi itibariyle çok sayıda sorunu dillendiriyor: Sosyalist bir ülkede “kapitalizmin yeniden inşası” sorunu, sosyalist toplumda üretim ilişkileri dönüştürüldükten sonra da sınıflar mücadelesinin kitlelere yaslanarak ve kitleler tarafından sürdürülmesi sorunu, kitlesel bir ideolojik devrim sürecinin zorunluluğu sorunu ve böylesi bir sürecin kendine has öz-örgütlülüklerinin niteliği sorunu bunların arasındadır.
Diğer temel sorumuzu yeniden dillendirecek olursak: “Bu yeni siyasî tezler Marksist teori açısından tutarlı mıdır?”


a) Bu teorik sorunlar arasındaki merkezî tez, sosyalist bir ülkede kapitalizmin yeniden inşa edilebilme ihtimâline dair olanıdır. Bu tez, Marksizmin kimi yorumlamaları ile (dinî/dogmatik, evrimci ve ekonomik indirgemeci yorumlamaları) doğrudan çelişmektedir.
Şayet Marksizm, insanlığın daima, kaçınılamaz ve durdurulamaz bir şekilde sosyalizme varacağını vaat eden dogmatik ya da din türü bir tarih felsefeciliği olsaydı bu tez düşünülemezdi bile. Ama Marksizm tarih felsefeciliği değildir ve sosyalizm de tarihin sonu değildir.
Şayet Marksizm evrimci bir düşünce olsaydı da bu tez düşünülemezdi. Çünkü bu evrimci yoruma göre üretim ilişkilerinin zorunlu ve belirlenmiş bir sırası vardır. Bir aşamayı “atlamak” bu sapkın teorik konumlanışın mümkün gördüğü bir şey değildir. Yani bu yaklaşıma göre insanlığın daima ileriye doğru gideceği garanti altına alınmıştır, o yüzden prensipte bir “geriye dönüş”ün yaşanması mümkün değildir. Kapitalizmden ancak sosyalizme geçilebilir, sosyalizmden de ancak komünizme geçilebilir, kapitalizme değil. Evrimcilik, nesnel koşulların dayatması sonucunda “geriye dönüş” olgusunu irdelemek zorunda kaldığında da, eğer eski ilişkilere dönülüyorsa bu ilişkilerin aynı geçmişte oldukları gibi olacaklarını, yani hiç değişmemiş olacaklarını savunur. Ama Marksizm evrimcilik değildir. Onun tarihsel diyalektik algısı duraklama, çarpıtılma, tekrarı olmayan geriye dönüş, sıçrama vs. gibi olgulara aşinadır. Kimi ülkelerin nasıl kapitalist aşamadan geçmeden sosyalist aşamaya geçtikleri böylelikle açıklanabilir. Aslında, görünürde aşılmış bir evreye yeniden dönmenin mümkün oluşunun (bkz. Yugoslavya örneği) sebebi de yine buradan yola çıkarak anlaşılabilir. Ama tastamam bu sebepten de, bu geriye dönüş geçmişin basitçe ve safça yeniden tesis edilmesi değildir. Bu bağlamda tarih farklı bir şekilde gelişmektedir, yani yeni, görünürde sosyalist biçimler ve yapılar kapitalist üretim ilişkilerinin üzerine inşa edilir. Sosyalist bir maskenin arkasına sığınmış, kendisine özgü bir kapitalizm geliştirilir.
Son olarak da, şayet Marksizm ekonomik indirgemeci bir perspektife sahip olsaydı, bu tez mümkün olmazdı. Marksizm’in ekonomik indirgemeci yorumlanışına göre bir sınıfın iktisadî zemini altından çekildiğinde o toplumsal sınıf nihaî olarak ortadan kaybolmuş olur, dolayısıyla da proletarya diktatörlüğü ve sınıflar mücadelesi miadını doldurmuş olgular hâlini alır. Yani buna göre, bir kez altyapı değişti mi, sosyalizmin nihaî zaferi garantilenmiştir. Ama Marksizm ekonomik indirgemecilik de değildir.


b) Bir toplumsal sınıfı belirleyen sadece o sınıfın üretim araçları ile olan ilişkisi ya da üretim ilişkileri değildir. Aynı zamanda, üretim ilişkilerinin sosyalist dönüşümünü takiben uzun süre varlığını koruyan ideolojik ve politik ilişkilerdeki konumlanış da son derece önemlidir.
Hiç şüphe yok ki son tahlilde, bir toplumsal sınıfı tanımlayan ve belirleyen şey üretim ilişkileridir. Ama sınıf mücadelesi bütünlüklü bir olgudur ve ekonomik alanda olduğu kadar hayatın ister ideolojik, ister politik, tüm alanlarında süregitmektedir. Bir zeminin dönüşümü diğer alanlardaki sınıf mücadelesini sonlandırmaya yetmez. Yani mülk sahibi sınıflar mülksüzleştirildikten ve sosyalist üretim ilişkileri inşa edildikten çok sonra dahi, politik ve daha da önemlisi ideolojik alanda sınıf mücadelesi çok şiddetli bir şekilde sürebilir.
Politik ve ideolojik cephelerdeki sınıf mücadelesinde belirginleşen taraflar üzerinden de toplumsal sınıfların tanımlanabilmesinin mümkün olduğunu görüyoruz buradan.
Ama yine de bu, toplumsal sınıfların iktisadî altyapı ile olan bağını ve bu altyapının belirleyiciliğini paranteze alınmış bir not konumuna indirgediğimiz anlamına gelmemektedir. Sosyalist bir ülkede, bulunduğu evreye göre, eskiden kalma kimi ekonomik ilişkiler var olmaya devam eder (Lenin’in de ciddi şekilde eğilmiş olduğu küçük çaplı meta üretimi meselesi bu gerçekten beslenmektedir). Bunlar sınıflar mücadelesine bir zemin hazırlayacak türden ilişkilerdir. Dahası, gelir adaletsizliği de büyük ölçüde iktisadî alandan ziyade ideolojik ve politik alanda zuhur edecek sınıflar mücadelesine bir zemin sağlamaktadır.

c) İşte temel nokta şudur ki, “geriye dönüş” tezine göre sosyalist bir ülkenin tarihinde ortaya çıkan belli bir konjonktürde, ideolojik alan ve bu alanda yürütülecek ideolojik mücadele sınıflar mücadelesinin kaderi açısından belirleyici hâle gelebilir. O hâlde yol ayrımı da yine ideolojik alanda karşımıza çıkmıştır. Her şeyden önemlisi, sosyalist bir ülkenin kaderi bu alanda belirlenecektir.
İşçi hareketinin tarihinde ideolojik alanın belirleyici olacağı bir siyasî konjonktürün oluşabileceğini iddia eden bu teze, Marksist diyalektikten zerre anlamayan ekonomik indirgemeci, evrimci ve mekanik sözde Marksistlerden itirazlar yükselmesi normaldir. Birincil ve ikincil çelişkiyi karıştıran, çelişkinin başat ve tali yanlarını ayırt edemeyen, birincil ve ikincil çelişkinin başat ve tali yanları ile yaşadıkları dönüşümü anlayamayan, yani özetle, son kertede belirleyici olan iktisadî yan ile anlık olarak başat hâle gelmiş olan bir diğer yanın arasındaki diyalektik ilişkiyi kavrayamamış olanların buna şaşırması normaldir.


Kültür Devrimi’ni başlatmak ve sürdürmek, o hâlde, iki tezi ileri sürmekle mümkündür;

1- Sosyalist bir ülkede geriye dönüş ideolojik cephede başlayacak, buradan önce siyasî alana, en son da iktisadî ilişkilere sirayet edecektir. 2- İdeolojik alanda gerçekleştirilebilecek bir devrim, yani ideolojik düzlemde yılmadan yürütülebilecek bir sınıf mücadelesi, bu geri dönüşüm sürecini durdurmanın ve ülkeyi bir kez daha devrimci güzergâha çekmenin tek yoludur.
Kâğıt üzerinde baktığımızda, ilk tez şu anlama gelmektedir: Bir ülkedeki emekçi iktidarı, eski hâkim sınıfların iktisadî zeminini yok ettikten sonra, o sınıfı da nihaî olarak yok ettiğini düşünebilir ve sınıf mücadelesini rafa kaldırabilir. Sınıf mücadelesi politik ve daha da öte, ideolojik alanlarda tüm şiddeti ile sürerken sınıf mücadelesi olgusunun aşılmış olduğu sanrısına kapılabilir. Sınıf mücadelesinin en saf şekli ile ideolojik düzlemde baş göstereceğini görememek bu düzlemi burjuva ideolojisine terk etmek olacaktır; düşmana mevzi kazandırmak olacaktır. Eğer cenk meydanında düşmanı gördüğümüzde onu dost sanıyorsak, ipler düşmanın elindedir ve mevzi kazanması şaşırtıcı değildir. Bunu takiben kapitalizmin yeniden inşasına hizmet edecek ideolojik, politik ve ekonomik yapılar yeniden tesis edilebilir. Ülke siyasî açıdan nötralize edilebilir, manipüle edilebilir ve nihaî olarak da emperyalizmin ekonomik tahakkümü altına girebilir. Aslında sosyalist bir ülkede sosyalist bir altyapı mevcutsa; ama üstyapının her alanına burjuva ideolojisi sirayet etmişse, o ülkenin uzun bir süre sosyalist kalamayacağı açıktır.
Kültür Devrimi bu çelişkiden hareketle şu çıkarımına varıyor: Sosyalist altyapıyı, sosyalist ideolojiye sahip bir üstyapı ile taçlandırmalıyız.
Bu tez yeni değildir. Marks ve Lenin de bu meseleye değinmişlerdi. Marks her altyapının kendisine “tekabül eden” bir üstyapısının olması gerektiğini ve sosyalist bir devrimin sadece siyasî ve iktisadî olanı değiştirmekle yetinmeyip ideolojik olanı da değiştirmesi gerektiğini söylemiştir. Lenin de kimi eserlerinde kültürel alanda gerçekleştirilecek bir devrimin önemine atıfta bulunmuştur.
Ama yeni olan, teorik metinlerde salt atıflar ile irdelenmiş olan bu yakıcı meselenin, bugün sosyalist bir ülkenin pratikte gelişmekte olan siyasî hattı tarafından çözülmekte oluşudur. İşçi sınıfı tarihi boyunca ilk kez sosyalist bir ülke bu tezi pratiğe geçirme ihtiyacını hissediyor ve başarılı da oluyor.
Özü itibariyle bu tezin klasikleşmiş olduğu belirtilmelidir. Ama bunu pratiğe geçirme deneyimi yepyenidir. Bu pratik, bu teorik tezi ve sırt yasladığı ilkeleri açıklığa kavuşturmaktadır. Kitlesel bir ideolojik devrim yapmak, kitlelere ve ideolojiye dair yeni şeyler öğretecektir insana ister istemez. Kültür Devrimi sadece teorik sorunlara ve teorik tezlere ithafta bulunmuyor; yarattığı muazzam pratik deneyimler ile gözleri yeni teorik çıkarımlara ve pratiklere çeviriyor.
d) Bu bağlamda, Kültür Devrimi süreci ideolojik olanın doğasına içkin Marksist ilkeleri devreye sokmaktadır.
Çünkü Kültür Devrimi, ideolojik düzlemde gerçekleştirilen bir devrim demektir.
Peki ya ideolojik düzlem nedir?
Marksist teori, bizlere toplumun üç belirgin kademesi, düzlemi ya da alanı olduğunu göstermektedir:

  • Ekonomik => altyapı
  • Politik =>üstyapı
  • İdeolojik yapı

Bu kademelerin arasında çok karmaşık olmalarına karşın oldukça somut bağlar vardır. Son kertede belirleyici olanın daima iktisadî düzlem olduğu asla unutulmamalıdır.
Mimarî bir analojiye başvuracak olursak (ev: altyapı/üstyapı ya da iskelet/dış çeper) ideolojik yanın üstyapının bir yönünü teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Böyle deriz, çünkü ideolojik düzlem toplumsal yapının (dolayısıyla iktisadî altyapının değil üstyapının) bir unsurudur. Ama son tahlilde siyasî ve iktisadî olana bağımlı ise de bunlardan nispî bir özerkliği vardır.
Ancak ideolojik olanın somut varoluş biçiminden dem vuracaksak, onu bir binanın zemininden ziyade çimentosuna benzetmek akıllıca olacaktır. İdeolojik olan binanın tüm odalarına yayılmıştır çünkü. İnsanların tüm yaşamsal pratiklerine, hedeflerine, bilim, teknoloji ve sanat ile olan ilişkilerine, ekonomik ilişkilerine, siyasî ilişkilerine ve “hususî” ilişkilerine müdahildir ideoloji. İdeolojik olan, toplumda farklılaştıran, tanımlayan ve pekiştirendir, ister teknik alanda olsun isterse sınıfsal farklılıklar alanında.
İdeolojik olan insanların yaşam koşulları içerisindeki “yaşanmışlıklarını,” pratik yaşamlarını, hedeflerini, sınıflarını, mücadelelerini, tarihlerini, dünyalarını vs. denetliyorsa dahi bireysel ya da öznel değildir kesinlikle.
Toplumun tüm katmanları gibi ideolojik olan, nesnel toplumsal koşullar tarafından var edilmektedir. Nasıl ki toplumsal (ekonomik) üretim ilişkileri varsa, politik toplumsal ilişkiler ve “ideolojik toplumsal ilişkiler” de vardır. Bu son ifadeyi Lenin “Halkın Dostları Kimlerdir” adlı eserinde kullanıyor. Ama Lenin’in bu ifadeye mecazî bir anlam kattığı düşünülmemelidir katiyen. İdeolojik olanı anlamak için önce bu toplumsal ilişkileri ve onları var eden şeyleri bilmeliyiz.
Sahiden de, bu ilişkileri var eden nedir? Sadece fikirlerden oluşmadıkları, davranış ve âdetlerin de bunların kapsamında olduğu açıktır. O hâlde bunlar, hem “teorik” hem de “pratik” yapılardır. İdeolojik olan, sadece fikir sistemlerini kapsamamaktadır (yani en dar tanımıyla ideolojileri), davranış ve âdetleri de kapsamaktadır (örfler, normlar ve ahlâk vb.)
Fikirlerle âdetler arasında diyalektik bir ilişki vardır. Sınıfsal duruma ve konjonktüre bağlı olarak fikirlerle âdetler arasında kısmî ya da genel bir uyuşma, kopukluk hatta çelişki dahi olması mümkündür. İdeolojik mücadelede düşmanın yarattığı fikirleri ve âdetleri tanıyabilmek, farklı fikirler ya da âdetler arasındaki ayrımı yapabilmek kadar önemlidir. Büyük devrimciler her zaman bu ayrımı en keskin şekliyle yapmış ve fikirlerin ve âdetlerin düzleminde “iyi” ile “kötüyü” hep teşhis etmişlerdir. Durum ne olursa olsun, ideolojik bir devrim sadece ideolojiyi ya da ideolojileri değil, günlük davranış biçimlerini, âdetleri ve normları da devrimci bir dönüşüme uğratmalıdır.
İdeolojik olanın bu ikili tabiatı ideolojik eğilimlerin nasıl, fikirlere olduğu kadar, kimi günlük davranışlara ve pratik âdetlere işlediğini anlama hususunda bize ışık tutuyor. Böylelikle kimi “yöntemlerin,” “çalışma âdetlerinin,” “önderlik yöntemlerinin,” belli bir önderlik “türünün,” bu önderler ismen sosyalist olsalar dahi, devrimci ideoloji ile çelişen ideolojik bir arka planı olduğunu anlayabiliyoruz. Burjuva ideolojisi kimi pratik davranış metotlarında, yani bazı sosyalist önderlerin kimi politik, teknik, bürokratik vs. âdetlerine kolayca işleyebilir. Ama bu “çalışma âdetleri” ve “önderlik yöntemleri” sürekli olarak çoğalıyorlarsa, kişisel “ilginçlikler” ya da mazur görülebilir zaaflar olmaktan çıkıp toplumsal farklılaşmanın simgeleri, ideolojik cephedeki sınıflar mücadelesinde bilinçli ya da bilinçsiz bir saflaşmanın habercisi hâline gelebilirler. Yani önderlerin bürokratik ya da teknokratik davranışları, mevzubahis olan önder ister ekonomik, ister siyasî, ister de askerî alanda görevli olsun, sosyalist bir ülkede burjuvazinin ideolojik atağına zemin sağlayabilir.
Eğer Kültür Devrimi bu tehdidin ciddiyetini kavrayabiliyorsa, bu, ele aldığımız sürecin Marksist ideoloji ile uyum içinde olduğunun bir kanıtıdır. Ne var ki, Kültür Devrimi, aynı zamanda, bu tehdidi ciddiye alarak ona karşı geliştirilecek teorik çözümleri de derinleştirmek ve ileriye taşımak zorundadır.
e) Son olarak da Kültür Devrimi’nin, doğurduğu kitle örgütlerinin mahiyeti ile Marksizmin ilkelerini bir kez daha uygulamaya koyduğu belirtilmelidir.
ÇKP’nin sırt yasladığı tez, Kültür Devrimi’ne has kitle öz-örgütlülüklerinin olması gerektiği ve bunların komünist partisinden ayrı olması gerektiği ilkesinden besleniyor.
Pek çok komünist açısından parti bünyesinde bulunmayan bu yeni örgütlerin varlığı bir sorun teşkil ediyor.
Sınıf mücadelesinde başvurulacak örgütlenme biçimleri, bu örgütlerin niteliği sorunu işçi sınıfı hareketinin tarihi kadar eskidir.
Marks, Engels ve Lenin bu sınıf mücadelesinin ekonomik ayağını yürüten örgütün sendika, siyasî ayağını yürüteninse parti olduğunu belirlemişlerdi. Bu işlevsel farklılık, örgütlenmelerin yapısal farklılığı ile de uyum içerisindeydi. Sendika, demokratik merkeziyetçiliğin bulunmadığı bir kitle örgütüyken, parti demokratik merkeziyetçilik ilkelerine sahip profesyonelleşmiş bir öncü örgüttü.
Şimdiye değin komünist partisi hem siyasî hem de ideolojik mücadeleden sorumlu görünüyordu. Kültür Devrimi muhteşem bir icat ile öne çıkarak üçüncü bir örgütlenme modelini kazandırıyor dünya devrimler tarihinin mirasına, üstelik bu, kitlesel ideolojik mücadeleye uygun bir örgüt modeli. Şüphesiz ki bu örgütlülükler, son kertede, parti kararlarına tâbidirler. Ama bir yandan da partiden ayrıdırlar. Dahası, bu tür örgütlenmeler kitlesel olmaları bakımından partiden çok sendikalara benzemektedirler ve bunlarda demokratik merkeziyetçilik de bulunmamaktadırlar. Yani “Paris Komünü’nün temsilcileri” vaktinde nasıl seçildilerse, bu öz-örgütlülükler de aynı biçimde işliyorlar.
Ama bu şaşırtıcı yenilik Marksizm’in teorik ilkeleri ile bağdaşıyor mu?
Resmi olarak, örgütlenmeler arasındaki farklılığın toplumsal gerçeklik aşamalarındaki farklılıklara denk düştüğü söylenebilir. Ekonomik alan için bir kitle örgütü (sendika), siyasî alan için bir öncü (parti) ve ideolojik alan için çeşitli kitle örgütleri (Kültür Devrimi’nin kitle örgütleri).
Biraz daha ileri giderek daha evvelden var olmamış, Marks ve Lenin tarafından öngörülememiş bu üçüncü örgütlenme modelinin neden bu noktadan itibaren tüm sosyalist ülkeler için vazgeçilmez bir hâl almış oldukları sorusunu da kendimize sormak zorundayız.
Akıl yolundan sapmadan, ihtiyatlı bir şekilde, şu cevabı ileri sürebiliriz: Sosyalist bir rejimde partinin ve sendikanın devlet ile olan ilişkisi eski düzendekine nazaran ciddi şekilde değişmiştir.
İktidarın devrimci yollarla el değiştirişini takip eden proletarya diktatörlüğü evresinde parti, devleti, devlet iktidarını ve devlet aygıtlarını zapt etmek zorundadır. Bu durumda parti ve devlet mekanizması arasında kısmî ama kaçınılmaz bir kaynaşma söz konusu olacaktır.
Bu da ortaya, Lenin’in son yıllarında kaleme aldığı “Partiyi Arındırma” isimli – dramatik bir dille kaleme alınmış – eserinde dile getirdiği ciddi bir sorunu koymaktadır: Bürokrasi ve teknokrasi tehditlerini ve bunların ciddi siyasî etkilerini engelleyebilmek için parti ile devlet arasındaki ilişkiyi nasıl denetleyeceğiz?
Lenin bu sorunun çözümünü bir birimde bulmuştu: “İşçilerin ve Köylülerin Denetleme Birimi.” Ama bu birim partinin bir uzantısıydı. Dilediğini dillendirebilen bir yapı olmadığı gibi, gerçek bir kitle örgütü hâline gelme potansiyeline de uzaktı.
Lenin’in ortaya koyduğu bu sorunsal (SSCB’de o an mevcut olan tarihsel güçlerin bu sorunu çözmeye muktedir olmadıklarının bilincindeydi muhtemelen), 40 yıl sonra ÇKP’nin başlattığı Kültür Devrimi ile aşıldı.
Bu sorunu, devlet ile parti arasındaki ilişkiyi denetleyecek bir yapı kurarak değil, halktan kopan, bürokratik ya da teknokratik yöntemlere başvuran, fikirleri, “huyları,” çalışma, yaşama ve önderlik etme “âdetleri” devrimci yoldan sapan, yani özcesi, devrimci güzergâhtan sapıp da “kapitalist güzergâhı” seçen önderleri teşhis edip eleştirecek bir kitle hareketi ve ona denk düşen kitle öz-örgütlülükleri inşa ederek çözüyor Kültür Devrimi.
Yani Lenin’in ortaya koyduğu soruna bambaşka bir açıdan yaklaşıyor bu süreç. İdeolojik alandaki devrimden, yani zorunlu olan üçüncü devrimden sorumlu, bahsettiğimiz bu üçüncü örgütlülük biçimi, varlığı ve örgütsel yapısı itibariyle partiden ayrı olmalıdır; çünkü partinin devlet ile daha fazla kaynaşmasını engelleme görevini üstlenmiştir.
Yapmış olduğumuz bu analiz, biraz şematik bir içeriğe sahip olmakla birlikte, şayet özü itibariyle temelde doğru ise Kültür Devrimi’nin tüm komünistler açısından önemli bir süreç olduğunu kanıtlamaktadır.


Kültür Devrimi, bizlere Marksizm’in sınıflar mücadelesi ve devrim olgularına yaklaşımını bir kez daha hatırlattığı için benzersiz bir teorik ve politik öneme sahiptir. Sosyalist devrim, ne proletaryanın siyasî iktidarı ele geçirişi ile son bulur, ne de üretim araçlarının kamulaştırılması ile. Emperyalist saldırganlık tehdidinin varlığını sürdürdüğü dünyamızda, sınıflar mücadelesi sosyalist toplumda da sürmek zorundadır. O hâlde, belirli bir aşamada, sınıflar mücadelesinin ideolojik düzlemde, son derece çetin koşullar altında yürütülmesi gerekeceğini ve sosyalizmin kaderinin bu cephede belirleneceğini söyleyebiliriz.
Kültür Devrimi’nin bu son derece önemli dersleri Çin Halk Cumhuriyeti’nin sınırlarını aşarak diğer ülkelerdeki devrimcilere ulaşıyor. Bu süreç, uluslar arası komünist hareketin tamamını ilgilendiriyor.
Kültür devrimi pratiği ve sürecin gebe olduğu teorik çıkarımlar bizlere marksizm’in tarihe dinî bir yaklaşım, yavan bir evrimcilik ya da ekonomik indirgemecilik olmadığını bir kez daha hatırlatıyor. İdeolojik düzlemin, sınıflar mücadelesinin cephelerinden biri olduğunu ve kimi durumlarda, sınıf savaşımının nihaî sonucunun bu alanda belirleneceğini gösteriyor.
Dahası, bu dersler, bizlere ideolojik alandaki sınıflar mücadelesi ile marksizm’in teorik algısı arasındaki somut bağları hatırlatıyorlar. Büyük devrimlerin sadece kitlelerin eseri olabileceği gerçeğini, devrimci önderlerin kitlelere rehberlik ederken de, Marksizm-Leninizm’in ışığını halka aktarırken de, her zaman emekçi kitlelerin mütevazı öğrencileri olmak zorunda olduklarını hatırlatıyorlar. Ama mesele Kültür Devrimi’in bir ülkeye ya da diğerine ithali değildir; zira bu Çin Devrim’ine ait bir süreçtir. Esas olan, bu sürecin teorik ve kültürel derslerinin tüm komünistlere yönelik olduğu hakikatidir. Komünistler bu derslerden istifade etmelidirler.

Yukarıda ki makale “Cahiers Marxistes-Léninistes” (Marksist Leninist Defter) dergisinin 1966 senesindeki Kasım-Aralık sayısında çıkan imzasız bir yazıdır. Dergi, Komünist Öğrenciler Birliği (KÖB)’ün Ecole Normale Supérieure birimi tarafından 1964 senesinde yayımlanmaya başlamış, Aralık 1966’da KÖB’den kopan bir grup olan Komünist (Marksist-Leninist) Gençlik Birliği’nin teorik ve politik yayın organına dönüşmüştür. Bu makalenin yayımlandığı ’66 Kasım-Aralık sayısı ile birlikte derginin siyasal hattı Fransız Komünist Partisi’nin revizyonizmini şiddetle eleştiren bir güzergâha kaymıştır. Derginin K(ML)GB’nin FKP’den kopuşunu takip eden süreçte çıkan iki sayısı Büyük Proleter Kültür Devrimi’ni incelemeye ayrılmıştır. Aşağıdaki yazı, bahsi geçen iki sayıdan ilkinde çıkmıştır ve sonradan, kullanılan terminolojiden ve dilden ötürü, Louis Althusser’e isnat edilmiştir-Jason E. Smith

Anonim [Söylemden ve genel terminolojiden yola çıkılarak, Louis Althusser’in yazdığı iddia edilmektedir]

 Çev: Sinan Jabban

 Halkın Günlüğü Dergisi Sayı 16